İftardaki naz / Allah’a niyaz / Bir anlatılmaz / Hâldir Ramazan… Paklanır kirden / Ruh ile beden / Cennete giden / Yoldur Ramazan… Dolacak elbet / Bolluk bereket / Ne tatlı nimet / Baldır Ramazan… Şair Bestami Yazgan böyle tarif ediyor 11 ayın sultanı Ramazan-ı Şerifi. Çok şükür bir kez daha, miladi 2014 senesinde eriştik Ramazan’a. Bize rağmen geliyor sanki. Ve ne kadar hazırlıksız da olsak bize iyi geliyor Ramazan. Öfkelerimiz hafifliyor, yüreklerimiz serinliyor, yazın sıcağına rağmen hararetimiz kesiliyor. Sükûnet işgal ediyor her yeri. Ah bir de direnmesek…
Daha çocukluk günlerimizde yer ediyor dimağımızda Ramazan. Israrla uyandırılmak istediğimiz sahurlar, teşvikle tuttuğumuz tekne oruçları, alınan satılan ilk oruçlar, iftar harçlıkları, pide kuyrukları, top beklemek, ezan dinlemek… Çocukça belki ama bu detaylar inşa ediyor bizi. Tuğla tuğla, desen desen, ilmek ilmek insan oluyoruz…
Yaşadığınız bölgeye, şehre, kültüre göre değişse de Ramazan denince akla geliveren şeyler var. Onlarsız olmuyor, onlar da Ramazan’sız olmuyor gerçi. İlle o ruhu istiyor yanına; lezzeti otursun, manası tamamlansın diye…
İlk teravihin ardından bir davul sesiyle başlıyor bu topraklarda Ramazan asırlardır. Çalar saatin hayatımıza girmediği yıllarda başlayan bu gelenek, yer yer ciddi eleştirilere maruz kalmakla birlikte varlığını sürdürüyor hayatımızda. Ama nasıl? Sahur saatini bekleyen davulcuya pek rastlanamıyor artık ne yazık ki. Hissesine düşen sokakları bir an önce bitirip evin yolunu tutma telaşıyla başınızı yastığa daha yeni koymuşken başlıyorlar davulları dövmeye. Ne ritmi var artık tokmakların ne ayarı. Boynuna davulu geçiren yaradana sığınarak indiriyor yumruğu. Hemen arkasından araba alarmları, köpek havlamaları… Davulcuların olmazsa olmazı mâni de yok artık mesela. Daha birkaç yıl önce İstanbul Suriçi’nde “Nerede o eski Ramazanlar / Yanardı tek tek lambalar / Okunurdu Kur’anlar / Kalkın Hakk’ın orucuna ey Müslümanlar…” nidalarıyla dolaşan davulculara rastlandığına göre işin ehli var ama onlara rağbet yok. Oysa istendikten sonra iki usul öğrenip birkaç da mâni ezberlemek zor olmasa gerek.
Koyun davulcuyu bir kenara. Sahura asıl ince belli çay bardaklarına teker teker bırakılan çay kaşığı sesiyle uyanılır evlerde. Ne zaman, nerede duysanız sizi elinizden tutup çocukluk Ramazanlarına taşır bu melodi. Komşu evlerin ışıkları yanar birer birer. Daha oruç kapısından girmeye hazır olmayan çocuklar için bile âdeta bir şölendir sahur. O sofraya oturmayan dışlanmışhisseder kendini. Her sahurda yeniden çocuk olmak ister insan. Ve her Ramazan bir çocuk niyetlenir oruç tutmaya…
Herkes bir an önce sofraya oturma telaşındadır da bir tek evin büyükleri yüz vermez sahur sofrasına. Vaktin darlığına rağmen gözleri yemekten önce seccadeye gider. Âdettir, sahura kalkıldığında el yüz yıkanmaz, abdest alınır. Ve seher vakti, paha biçilmez bir mücevher gibi önümüze serilmişken o abdesti bir namazla taçlandırmak gerekir. Teheccüd Ramazan gecelerinin zirvesidir. Ruhun tokluğu, beden tokluğundan kıymetlidir onlar için. Mübarek son vedasını yapıp buruk bir bayramla veda ettiğinde hissedilen devasa boşluk, daha da derinden hissettirir karın tokluğunun nasıl bir kandırmaca olduğunu…
Hadis-i Şerif’te Efendimiz’in “Receb Allah’ın ayıdır, Şaban benim, Ramazan ise ümmetimin ayıdır” buyurduğu çoğunluğun malumudur. Şeytanların bağlandığı, cehennem kapılarının kapanıp cennet kapılarının açıldığı, duaların kabule daha yakın olduğu da diğer müjdeler arasındadır. Bu yüzden ibadete rağbet artar Ramazan’da. Ayrıca ‘şehr-i nüzulü sure’ yani Kur’an-ı Kerim’in nazil olmaya başladığı aydır o. Bu yüzden Kur’an ayıdır. Oruçluya en yakışan zînet de Kur’an okumaktır. Yine bir Osmanlı geleneği olan ev mukabeleleri; sahurdan, sabah namazından, öğle ve ikindi namazlarından sonra camilerde okunan mukabeleler birini kaçıranın diğerini yakalaması için art arda fırsatlar sunar.
Vakit ikindiye erip iftar yaklaşınca başka telaşlar başlar. Akla pide gelir mesela. Sair zamanlarda da fırın raflarında görürüz onu. Kenarda, çeşit olsun diye belli ki öyle 3 – 5 tane durur. Kimsenin aklına sıcak ekmeği bırakıp susamlı, çörekotlu pideye uzanmak gelmez. Ne zamanki Ramazan kıpırtıları başlar içimizde ve dahi mutfaklarda, bir heyecandır alır herkesi. İlk oruç günü evin küçüğü yahut babası sıcak pidelerle girince kapıdan oh der insan, işte Ramazan… Bir ay boyunca fırın önlerindeki kuyruklar bile özlenir sonradan. Ama yine de Ramazan gelmeden kimsenin eli gitmez işte pideye! Uzaklardaki bir dostun yadigârı gibi izlenir bir dahaki seneye kadar…
İftar vakti yaklaşıyor. Mutfaktaki hareket zirve yapıyor. Ramazan bu; başka zamanlara benzemez, herkesin sevdiği en az bir çeşit olacak sofrada. Sessiz bir iş bölümü var ev halkı arasında. Kadınlar mutfakta, erkekler dışarıdan temin edilecek eksikleri tamamlıyor. Ve çocuklar; yerine göre top sesi duymak, kandillerin yandığını görmek ya da ezan dinlemek için mevzileniyor onlar. Önce dumanı görülüyor topun, ardından geliyor sesi. Şerefeler aydınlanıyor. Kuş kanat çırpsa duyulacak ya, onlar bile ezanı bekliyor sanki iftar vakti. İlk Allah-ü Ekber’de ‘âmin’le kapanıyor duaya açılan eller. İftar; masaların en şen; evin en kalabalık vakti aynı zamanda. Herkesin bir arada olması yetmez; konu komşu, eş dost, akraba davet edilir. Allah’ın ve Rasulü’nün müjdeleri bihakkın yaşanır o sofralarda. “Kim bir oruçluyu iftara çağırırsa, onun sevabı kadar sevap kazanır. Bu oruçlunun sevabından hiçbir şey eksiltmez.”, “Allah; her iftar vakti, cehenneme girmesi kesinleşmiş kullarını cehennemden azat eder. Bu, Ramazan boyunca her akşam tekrarlanır.”
Yemekten başladık madem, oradan devam edelim. Güllaçsız bir Ramazan düşünülemez elbette. Bazı tatlıcılarda, pastanelerde bulmak mümkün olsa da Ramazan’a has bir lezzet güllaç. Hem de yeni değil, 15’inci asırdan beri… Rivayet o ki; Osmanlı halkı mısır nişastasından yufka açıp kurutuyor, sonra bu yufkaları süt ve şekerle ıslatıp yiyordu. Zamanla içine gülsuyunun da eklenmesiyle ortaya “güllü aş” denilen bir tatlı çıktı. Biz bugün gülsuyunu tercihen kullansak da o zamanlar ferahlatıcı etkisi sebebiyle onsuz olmuyor, hatta tatlı ismini bizzat gülsuyundan alıyordu. Arif Bilgin’in Osmanlı Saray Mutfağı kitabında verdiği bilgilere göre, güllaç saraya ilk kez 1489’da girdi. Ve 6 asır önce oturduğu tahttan bir daha da kalkmadı.
Büyük şehirde, hele İstanbul, Bursa gibi bir eski payitahtta yaşıyorsanız havanın kararmasıyla bir merak daha sarar sizi. Camilere hangi mahyalar kuruldu acaba? Mahya için en az iki minareli bir camiye ihtiyaç var zira. Bugün öyle bir şart kalmasa da geçmişte ancak sultan camileri taşıyordu bu özelliği. Padişahların inşa ettirdiği iki, üç, dört minareli camilere kurulan mahyalar, Ramazan gecelerini zînetlendiriyordu. Terk etmediğimiz en güzel geleneklerden biri mahya, çok şükür! Kaynaklar ilk mahyanın 1617’de Sultanahmet Camii’ne kurulduğunu kaydediyor. Neredeyse 400 sene olmuş yani. Bugün İstanbul’da eskiye kıyasla çok daha kolay olsa da 10 günde bir yenileniyor mahyalar. Oysa Osmanlı İstanbul’unda her gün yenileniyor yazılar. 1723’te Padişah Üçüncü Ahmed’in emriyle ilk kez bütün selatin camilerinde mahya kuruluyor. O kadar mühim hâle geliyor ki mahya kurmak, Eyüp Camii’nin minareleri uygun olmayınca yıkılıp ikişer şerefeli yeni minareler inşa ediliyor.
Ve bir Ramazan gününe teravih namazı ile nokta konuluyor. Efendimiz’in hiç terk etmediği sünnetlerden olan teravih namazı, bütün İslam ülkelerinde kılınsa da orada da Osmanlı farkından söz etmemiz gerekiyor. Zira bir tek Enderun usulü teravih bile sanatla dinin birleştiği estetik zirveyi özetlemeye yetiyor… Enderun usulü, 18’inci asrın başlarında büyük bestekâr Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi tarafından tesis ediliyor. Musikinin ibadet içinde yoğun biçimde kullanılmasına dayanan uygulamayı; ‘yatsı namazının farzından başlayarak her dört rekâtın başka bir makamda kıldırılması, müezzinlerin aralarda imamın yönlendirdiği makamlarda Ramazan ilahileri okuması’ diye özetlemek mümkün. Bundan 70-80 sene önce, İstanbul’un bütün câmilerinde ve konaklarda uygulanan bu gelenek zamana direnemeyen güzellikler arasında. Son senelerde Enderun usulünü ihya etme gayretiyle işe koyulan zevâtın emeği boşa gitmedi neyse ki. Usule uygun namaz kılınan cami aranınca bulunuyor artık. Ancak teravih’te aranan tek özellik değil bu. Kimileri zevkin doruklarına çıkmayı arzularken başka birileri de ‘jet imam’ avına çıkıyor her sene. İftarla sahur arasının 5 – 6 saate kadar düştüğü yaz Ramazanlarında, namazı hatimle ya da Enderun usulü kılayım derseniz sahura kadar uyanık kalmayı göze almanız gerekiyor. Ertesi gün erken kalkacaksanız ve sünnet sevabından mahrum kalmak istemiyorsanız sizin de birkaç ‘jet imam’ tanımanızda fayda olabilir…
30 haziran 2014








