Zamanla kıraathanede karşılıklı çay içip sohbet edecek kadar ilerliyor samimiyet. Ancak söz ne zaman şahsi konulara gelse ya susuyor ya duymazdan geliyor İhsan Amca. Dalgınlıkla biraz uzunca konuşmuşsa, “Sonrası sükût olsun!” diyerek kapatıyor mevzuyu. Bahtiyar Bey, yaşlı adama karşı sebebini izahta zorlandığı bir yakınlık hissediyor… Ziyaretler seyrekleşince İhsan Bey’in huzurevine taşındığını; evini, emekli maaşını onlara bıraktığını öğreniyor. O zaman anlıyor kimsesi olmadığını. Ve bir gün huzurevinden gelen bir telefonla İhsan Bey’in vefat haberini alıyor. “Size bir emanet bıraktı.” diyor telefondaki ses. Merak etmesine rağmen gidip almak gelmiyor içinden. Bu ihtiyar, kimsesiz adamın hayatında bir kasvet var ve bu onu korkutuyor. Uzunca bir aradan sonra yolu o tarafa düşmüşken uğruyor huzurevine. Önüne küçük, ahşap bir kutu bırakıyorlar. O zaman bilmiyor Bahtiyar Bey bu kutunun, içinde 70 senede çığlığa dönüşen bir sükûtu sakladığını. Fatma Cevdet Hanım’ın ‘Rica ediyorum, yakınız’ dediği mektuplar önünde duruyor…
Mayıs 1920’de tıbbiye öğrencisi İhsan, ortak tanıdıkları vasıtasıyla Fatma Cevdet’e bir zarf yolluyor. Böylelikle biri 20’lerinde; öteki, peçeye yakın zaman önce girdiğine göre, 16’sında var yok iki genç arasında 3 seneden fazla sürecek mektuplaşma başlıyor. Günün şartları gereği pek bir araya gelemediklerinden, mektuplar taşıyor bu arkadaşlığın bütün yükünü. Sıcaklığını, sevgisini, öfkesini…
Fatma, İhsan’ın ona yolladığı ne var ne yoksa yakmış, son mektubunda öyle söylüyor. Fakat İhsan Bey mukaddes bir emanet gibi saklamış onun hatırasını. Uzunca süren ömründe onlarla teselli bulmuş belli ki. Tekrar tekrar okumuş; kenarlarına notlar almış, itiraz etmiş, onaylamış, kızmış… Ama yakmaya kıyamamış. Bunun yerine ‘ölümümden sonra yakılacak mektuplar’ notuyla sahaf dostuna miras bırakmış.
-Neden yakmadı da size bıraktı? Ve siz, neden yakmadınız?
“Aklıma gelen ilk soru buydu.” diyor Bahtiyar Bey. “Sonra peş peşe sökün eden düşünceler beni yakmaktan alıkoydu. Bu görevi neden bana vermişti İhsan Bey? Amaç sadece mektupların yakılması olsaydı kendisi de yapabilirdi. Diyelim ki eli varmadı, huzurevi yetkililerine vasiyet edebilirdi. Ayrıca not Osmanlıcaydı. Eğer yeni harflerle yazılmış olsa beni aramadan önce bu notu gördüklerinde gereğini hemen yerine getirebilirlerdi… Herhâlde böyle derin yaşanmış bir ilişkinin yok olup gitmesine gönlü razı olmadı. Osmanlıcayı biliyor olmam dolayısıyla bunları yayımlayacağımı düşünmüş olabilir. Öyle bir mesaj aldım. O saikle hareket ettim.”
Bu düşünceler Bahtiyar Bey’i mektupları bilhassa okuması gerektiğine ikna etmiş. Mazisi hakkında hiçbir şey bilmediği İhsan Bey’e vefatından sonra bir adım daha yaklaşmış böylelikle. Fakat en fazla o kadar. Zira her zarf, Fatma Cevdet’in dünyasına açılıyor. İhsan Bey sadece yer yer belirginleşen bir gölge…
Yan yana akan birden fazla hikâye var Fatma Hanım’ın mektuplarında. En önde iki gencin tertemiz ilişkisi elbette. Devrin üslûbu her satırda belli ediyor kendini. Samimi ama kesinlikle ölçüsüz ve mesafesiz değil. Evet, daha ilk mektup muktedir oluyor sizi Kızıltoprak’taki köşke, genç bir kızın odasına götürmeye. Ancak kendinizi asla mahrem bir münasebete kulak kabartmışhissetmiyorsunuz. Bu üslûbun ve içeriğin verdiği cesaretle Yakılmamış Mektuplar’ı kitap yapmaya karar veriyor Bahtiyar Bey.
Genç bir kızın rehberliğinde 1920’lerin İstanbul’una götürüyor kitap bizi. Mektuplar sayesinde ortalama bir İstanbullu ailenin yüz sene evvelki hayatına şahit oluyoruz. Varlıklı, kültürlü, İstanbullu bir ailenin iyi eğitimli kızı Fatma… Dadılar ve yabancı mürebbiyeler tarafından büyütülmüş. Piyano çalıyor, iyi derecede Fransızca biliyor, kitap okuyor. Aile büyükleri geleneksel çizgilerini muhafaza etse de baba modern bir adam. Evde kadınlı erkekli sohbet ve saz meclisleri kuruluyor.
Neredeyse her akşam konser, tiyatro, sinema ya da opera vesilesiyle dışarı çıkılıyor. Gün gün takvim veriyor âdeta Fatma Cevdet. 22 Haziran 1921’de, “Bu Cuma günü Galatasaray konferans salonunda Macar artistlerinden Karl Berger’in bir konseri var. Tavsiye ederim İhsan, dersiniz olmaz, vaktiniz müsait olursa bu fırsatı kaçırmayın. Fevkalade çalıyormuş.” diyor mesela. 25 Haziran’da, “Şimdi sinemadan geldim. İçimde öyle bir sevinç var ki tarif edemem. İzmir’in tahliyesine karar verilmiş.” yazıyor. Panamenye Kelly’nin Etourdie piyesini izlemiş, Refik Halit (Karay), Selami İzzet (Sedes) ve Necmettin Sadık (Sadak) beylerin haremleriyle bol bol ‘gevezelik’ edilmiş. Piyesi beğenmiş. İmkân olursa İhsan’ın da gitmesini istiyor. 9 Ağustos 1921, “Perşembe akşamı Darülbedayi’de babamın adapte ettiği piyes, İnhiraf yahut Nilüfer, – ismini bilmiyorum- temsil edilecek. Tabii orada olacağım.”
Aile bilmiyor İhsan ile Fatma arasındaki yakınlığı. Bilinsin istemiyorlar. İhsan henüz tıbbiye talebesi neticede. Kat’i bir şey söylemenin vakti değil. Bu meselenin duyulması başlarını ağrıtacağından birlikte görünmemeye, mektuplarının ele geçmemesine hassasiyet gösteriyorlar. Zarfların üzerine köşkün hizmetkârlarından Hüseyin Hüsnü Bey’in ismi yazılıyor. İstanbul küçük, sakin bir şehir. Aynı muhitlerde bulunan insanlar birbirinden haberdar hâliyle. Fatma’nın ailesi, tanbur çalan babası vasıtasıyla musiki çevreleriyle yakın temas içinde. Bir mektubunda “Geçen gün mübahasemiz esnasında Mesut Cemil ve Münir Beyleri (Nurettin) tanıdığınızı söylediniz. Kendilerine benden en ufak bir bahsinizin beni mahvetmeye kâfi olduğunu rica ederim unutmayın!” ihtarına ihtiyaç duyması, onu tanımıyorlarsa bile ortak tanıdıkları olduğunu düşündürüyor.
Küçük dedikodular da ediyorlar bazen. İkisi de Nazım Hikmet’i beğenmiyor mesela. “Olmuyor İhsan, olmuyor.” diyor Fatma. “Askerden şair olmuyor. -Nazım bahriyelidir- Sizi üşütmüş, üşümek de bir şey mi bu beyin yanında, dondurma tenekesi hatt-ı ıstıva sayılır!”
Pek çok isim geçiyor mektuplarda. Devrin sanatkârları, entelektüelleri, asilzadeleri… Süleyman Nazif, Necmettin Sadık Sadak, Münir Nurettin, Nazım Hikmet, Mustafa Kemal, Ali Rıfat Çağatay, Muhsin Ertuğrul, Halide Edip… Batılı değerlerin hüküm sürdüğü bir ev duruyor karşımızda. Toplum yapısı gereği kadınlar peçe takıyor ama yılbaşı kutlaması da yapıyorlar. Rahat bir çevrede yaşıyor ve yetişiyor Fatma. Evet, işgal İstanbul’unda yaşanıyor bunlar. Millî mücadeleyi de yakından takip ediyorlar. Fatma, genç yaşına rağmen kulağına gelen askerî malumatı ciddiyetle yorumlayarak aktarıyor İhsan’a. Evde nelerin konuşulduğuna ayna tutuyor.
“Babam Sofya’da iken Mustafa Kemal Paşa da orada ataşemiliter imişler.” yazıyor bir mektubunda. Uzun müddet bir arada bulunmuşlar. Babasından ve sair tanıyanlardan aldığı bilgiler Paşa’nın iyi bir asker, zeki bir adam olduğuna ikna etmiş onu. Yüreği ağzında cephelerden haber beklerken, “muvaffakiyet ümidi olmasa bu harbe girişmeyeceğini söylüyorlar” diyerek hem kendini, hem İhsan’ı teselli ediyor.
15 Eylül 1921’de, güzel bir haber gelmiş nihayet. “Bugün yemekte görülecek hâldeydik İhsan… İstanbul’dan Yunanlılara karşı muzafferiyetimizi bildirmek için telefon ettiler. O kadar garip bir hâldeydik ki -bazen sevinçler de insanı ağlatıyor- sofrada herkes ağlıyordu.”
Mektuplar genç bir kızın kaleminden çıktığından şüphe edilecek kadar zengin bir içerik taşıyor. 1920’lerde kadın-erkek ilişkisi, devrin sosyal dokusu, aile hayatı, kadınların kendi aralarındaki ilişkiler, dönemin aşk dili, ev dekorasyonu ve daha pek çok konuda ayıklanabilecek malumat var Fatma’nın satırlarında. Evlerinde telefon var ancak kandille aydınlanıyorlar. Geceleri dikkat çekmemek için mehtap ışığında yazıyor mektuplarını mesela. Ya da İhsan’la şakalaşırken gençlerin rağbet ettiği kılık kıyafet modasını eleştiriyor.
Bakın o günlerde modern(!) bir bey olmak için nasıl giyinmek gerekiyor: “Lacivert bir ceket, açık renk gabardin pantolon, kırmızı iskarpinler, açık renk çoraplar… Pantolon dizinizi geçmeyecek kadar kısa olacak… Siyah geniş boyunbağı Muhittin Sadık Bey’inki gibi artist usulü bağlanacak… Cebinizde yarısı dışarıda bir mendil, koltuğunuzda yumuşak bir baston, Teris Opiort Mecmuası ve Aynştayn nazariyeleri… Gözleriniz de –aynanın karşısında kendi gözleri için, ‘bu gözlerin önünde kim eğilmez?!!’ diye gözlerini beğenen beyinkiler kadar- boyalı olacak…”
Yazışmalar, yaşanan tatsız hadiseler sebebiyle 2 Temmuz 1923’te son buluyor. Fatma, bir müddet sonra İhsan’ı unutmuş olarak geri dönmek ümidiyle Paris’e gidiyor. “Kanatlarını açmış, başka bir iklime göç eden kuşlar gibiyim.” diyor. “Artık buralara dönme ümidi taşımıyorum.” Şimdiden sonra kendini sadece müziğe adamak istiyor. Bir adresi yok, İhsan istese de cevap veremeyecek. Ancak susamıyor da. Fatma’yla konuşamıyorsa mektupla konuşuyor. “Her şeyin bir ömrü varmış İhsan, aşk da, sevgi de ancak muayyen bir ömre tâbi imiş.” satırlarının yanına, fısıldar gibi, “Hayır Fatma, gerçek aşk müebbettir.” yazıyor.
Mektupları yayına hazırlayan Bahtiyar İstekli, özellikle içeriklerine, diline dokunmamış. Mevzudan haberdar birkaç kişinin İhsan Bey’e gönderdiği mektup ve notlar dışında her satır Fatma Cevdet Hanım’ın kaleminden çıkmış. Bu sayede edebî kalitesi hayli yüksek, aynı zamanda tarihî değere de sahip bir metin duruyor karşımızda. Söz nihayete ermiş, İhsan Bey’i rahmetle yâd etmişken aklımızda kalan son soruya geliyor sıra.
-Kitapta isimleri geçen insanlar ve detaylardan hareketle Fatma’nın kimliğine ulaşılamaz mı?
“Bu kadar iyi yetişmiş bir hanımın mutlaka bilinen, tanınmış bir sima olarak keşfedileceğini düşünüyorum.” diyor Bahtiyar Bey. Ancak mevzu son mektupla kapanıyor onun için. Yaşanan devre ait belgeler bunlar. Şahsi olmaktan çıkmış, topluma mal olmuşlar. Kitap yayımlandıktan sonra son bir iş kalıyor geriye, mektupların yakılması… “İşin geri tarafı dedikoduya girer.” diyor Bahtiyar Bey. Sonrası sükût olsun…










