Toplumsal hassasiyetlerden’ beslenen restleşmeler psikolojik harbe dönüşüyor. Medyanın Atilla Yayla’ya gösterdiği tavır, hedef belli, beyan bahane dedirtiyor.Türkiye’de avlanma mevsimi, balık mevsimi, yağmur mevsimi gibi bir de linç mevsimi var adeta. Her biri için iklimin müsait olması şart. İlk üçü konusunda meteorolojik tahmin almak mümkünken sonuncusu için siyaset analizlerine kulak vermek ya da en azından güncel politikle biraz olsun hemhâl olmak gerekiyor.
Linç girişimlerine kurban verilen son isim Prof. Dr. Atilla Yayla. “Bir cümle kurdum hayatım değişti.” demedi tabii son günlerin en çok konuşulan ismi Yayla. Çünkü o toplantıda ifade ettiği fikirleri, aynı kelimelerle olmasa da, 10 yılı aşkın süredir savunuyordu. Gelin görün ki bunca yıldır tartışma sebebi olmayan düşüncelerini bir kez de AK Parti çatısı altında dile getirince kızılca kıyamet koptu. ‘Kemalizm gerilemeye tekabül eder’ demişti Liberal Düşünce Topluluğu ve Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Yayla. Yani bir algılamaya göre Atatürk’e ve Atatürkçülüğe ağır hakaret etmişti. Bedelini de ilk günden itibaren ana haber bültenlerine, gazetelerin birinci sayfalarına ‘misafir’ olarak ödedi. Gazete haberlerini geçici olarak görevden alınması izledi. Bağlı bulunduğu üniversitenin rektörü, kararı; “Anayasada ve yasalarda, öğrencilerin Atatürkçü düşünce sistemiyle yetiştirileceği belirtiliyor, Atilla Yayla bu gerekçelerden dolayı soruşturma sonucuna kadar ders veremeyecek.” cümleleri ile gerekçelendiriyordu.
Kendisini meselenin tarafı olarak görenler bugüne kadar pek çok kez tekrarlandığı üzere kalemi kırmıştı. Atilla Yayla’nın suçlamalar karşısında, “Ben bir fikir adamıyım; fikirlerim doğru veya yanlış olabilir. Bir insan bir fikri niye dile getirir? Doğru olduğuna inandığı için. Sonra başkaları itiraz eder, ikna edici tezleri olursa, ben de ‘yanlışmış der, değiştiririm.” savunması harareti düşürmeye yetmedi. Basına verdiği görüşlerin cımbızlanarak aleyhine kullanıldığından şikâyet eden Yayla, linç edilmek istendiğini düşünüyor. Sebebine gelince. Yayla’ya göre iki gerekçesi var yapılanların: İlki hiç değilse önümüzdeki 5 yılın kaderinde etkili olacak siyasi kadroların belirleneceği seçimlerden önce AK Parti’yi vurmak. Prof. Dr. Yayla’nın parti teşkilatının İzmir’de düzenlediği toplantı esnasında söyledikleri bu sebeple gündeme oturdu. Maksat üzüm yemek değil bağcıyı dövmek özetle. İkinci sebepse; özgürlüklerden yana bir tavır takınıyor olması Yayla’ya göre. Savunduğu tezler konjonktür dolayısıyla taraftar buluyor ve tezlerine normal yollardan cevap veremeyenler birikmiş hınçlarını öfke patlaması ile ortaya koyuyor. Linç psikolojisi üzerinde çalışan psikologların vardığı sonuç da bu görüşü destekliyor. ‘Bükemediğin eli kıracaksın’ mantığı ile ilerliyor linç mantığı.
Linci, kendi hukukunu tesis etme gayretkeşliği olarak özetlemek mümkün. 18’inci yüzyılın ilk yarısında ABD’de yaşayan aynı soyadlı 2 kişiye dayanıyor kavramın tarihi. Biri, 1712 yılında köleleri kontrol altında tutması ile şöhret salmış ve bu konuda eğitimler vermiş William Lynch. Diğeri ise Amerikan İç Savaşı yıllarında yerinde adalet sistemini geliştiren Albay Charles Lynch. O tarihlerden sonra kendi kültürünü oluşturan ve kurumsal bir kisveye bürünen linç için Amerika’da 1920’lere kadar yıllık raporlar hazırlandığı biliniyor. Eylem tarzı için aynı şeyi söylemek iddialı olsa da ithal bir kavram Türkiye için. Türk Dil Kurumu’nun lince verdiği karşılık ‘birden çok kimsenin kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini, yasa dışı ve yargılamasız olarak taş, sopa vb. araçlarla döverek öldürmesi.’ Ancak yöntem zaman içinde değişikliğe uğruyor haliyle. Yayla örneğinde görüldüğü gibi birine zarar vermek için taş ve sopayla saldırmak da olayı ölümle neticelendirmek de gerekmiyor artık.
Ahmet Altan’ın, 17 Nisan 1995 günkü Milliyet gazetesinde yayımlanan yazısı sebebiyle yaşadıkları başka bir linç girişimi örneği. Basit bir empati denemesinden yola çıkarak ‘ya Atatürk Kürt olsaydı?’ sorusunu sorması idi onun suçu. ‘Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı ” diye devam ediyor ve neticede “Biz Türkler, ‘Kürdiye Cumhuriyeti’nde’ yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bu gün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.” diyordu. Hatırlanacağı üzere Altan, bu yazıya verilen tepkiler üzerine gazetesinden uzaklaştırılmıştı. O günlerden kalan bir diğer hatırası da ‘Fransız Ahmet’ yakıştırması.
TÜRKİYE’DE KALMAYA DAYANAMIYORUM
Savunulan kanaatlerin topluma mal edilmesi kamu vicdanı oluşturmak diye tercüme ediliyor medya diline. Uzun yıllar Sabah gazetesinde yöneticilik yapan Can Ataklı, kamu vicdanı oluşturmayı şöyle özetliyor: “Medya kuruluşları suçlu olduğunu düşündüğü kişi ya da kurumlar aleyhine yayın yapmaya başlıyor. Bu yayınlardan vatandaşlar etkileniyor haliyle, iş hesap sormaya geldiğinde kamu vicdanı denen şey çıkıyor ortaya. Bir tür linçle hedef hâline getirilen kişi ya da kurumlar bir süre sonra insanların tepkisi ni çekiyor.”
Basında katil, hırsız ya da terörist sıfatı ile boy gösteren insanların suçsuz olsalar bile iflah olmaları kolay olmuyor. Asıl zanlı yakalandığı hâlde ‘Ümraniye Sapığı’ denildiğinde akla Bilal Akyıldız geliyor söz gelimi. 17 Kasım 2002’de göz altına alınmıştı Akyıldız. Ertesi gün hakkında yayımlanan gazetelerde hakkındaki haberler ‘Ümraniye sapığı yakalandı’ başlığı ile verildi. 28 gün sonra gerçek suçlunun bulunması ile serbest kalsa da hayatı bir daha eskisi gibi olmadı. İşinden atıldı, ailesi zan altında kaldı. Nişanlısı tarafından terk edildi Üretebildiği tek çözüm yurtdışına çıkmak oldu. Türkiye’de kalmaya dayanamıyor zira. İlk denemesi başarısızlıkla sonuçlansa da “Yolda adres bile soramıyorum. Buradan gitmek için ne gerekirse yapacağım.” diyor.
Basının sabıkası oldukça kabarık. 3 Şubat 2005’te Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden atlayarak intihar eden mühendis Cengiz Gülşen’in ipini de bir gazete çekti. Yerel gazetede diplomasının sahte olduğu yönünde yapılan yayından sonra intihar kararı aldı 38 yaşındaki Gülşen. Aynen 69 yaşında hayatına son veren Şerafettin Yardımedici gibi. Büyü bozmakla suçlanan Yardımedici, gizli kameraya çekilen görüntülerde bir kadına sarkıntılık ediyordu. Uğur Dündar’ın 1 Kasım 1996 tarihinde yayımladığı Arena programında hedef gösterilince onurunun zedelendiğini söyleyerek intihar etmişti o da. “Medya bile isteye başlatmıyor bir kampanyayı. Gelen bilginin haber hırsı, değerlendirme eksikliği, acullük adına ne derseniz deyin bir sebeple araştırılmadan yayımlanmasından kaynaklanıyor problem.” diyen Can Ataklı, uzun zamandır oyun dışında olduğu için tabloyu daha net değerlendirebildiğini düşünüyor. Bireysel vak’aları anlamaya yetebilir bu açıklama. Peki ya dönem dönem ayyuka çıkan rejim tehlikesi, irtica tehdidi gibi yayınlar sebebiyle yıpratılan kitleler? “Şartlar, önünüze gelen belgeler sizi ister istemez bir noktaya getiriyor. Olaylar öyle geliyor ki başka türlü hareket edemiyorsunuz.” diyor Ataklı. Aklına ilk gelen örnekler 28 Şubat dönemindeki Şemdin Sakık’lı andıç olayı ve bazı Susurluk haberleri. “Dışarıdan baktığımda daha sağlıklı değerlendiriyorum ama işin içindeyken bu o kadar da kolay olmuyordu. Abdullah Çatlı yeşil pasaportlu. Ne yapacaksınız? Vakit az, manşet yapıyorsunuz. Ben de çok içindeydim, biliyorum. Şimdi baktığımda büyük hatalar yaptığımızı görüyorum.” Ve samimi bir itirafta bulunuyor: “Medya planı uygulayan değil. Şartlar içinde bazılarının çıkarlarına alet oluyoruz. Hiç mi kasti hareket eden yok? E vardır tabii.” Ataklı, çalıştığı kuruma rağmen 28 Şubat’a karşı durmuş birkaç isimden biri. Kendi deyimi ile oyun dışı bırakılmasının sebebi de bu.
Faillerin yaptıkları işi linç diye tanımlamaları normal. Mağdurların tarafına geçince durum netlik kazanıyor. Ataklı’nın hatırlattığı Susurluk ve 28 Şubat döneminde hedefteki isimlerin başında bugünün MHP genel başkan yardımcısı dönemin içişleri bakanı Meral Akşener geliyor. “Linç denebilir mi bilmiyorum ama çok sıkıntı çektim” diyor Akşener. Aradan yıllar geçse de cevabını bulamadığı sorular var. “Niye ben diye soruyorum kendime. Susurluk kazası olduğunda milletvekiliydim. Skandal olup biterken Kocaeli Üniversitesi’nde öğretim üyesiydim. Niye benim adım gündeme geldi? Anlamakta zorlandım. Hâlâ cevap bulabilmiş değilim.”
TRAVMA BİTMİYOR
Dahli olmayan konularda hedef gösterilmesini oyunun bir parçası olarak görülmemesine bağlıyor Akşener. “Pek çok insan için İçişleri Bakanı fakat köylü bir kadındım. Kökenim sebebiyle aşağılandığımı bütün siyasi hayatım boyunca hissettim. Yaşadıklarımın linç gibi algılanma sebebi benimle ilgili her şeyin kişiselleştirilmesiydi. Kayınvalidem konuşuldu, annem konuşuldu. Alt sınıftan bir kadındım ve zor olsa da dik durmaya çalışıyordum.” Unutulması kolay olmayan çok şey var geride ama o, en fazla oğlunun yaşadıklarına üzülüyor: “Bakan olduğumda oğlum 13 yaşındaydı. Galatasaray Lisesi’nde öğrenciydi. Sabahları ‘Anne bugün gündeme gelecek özel bir şey oldu mu? Okula gitmek istemiyorum.’ derdi.” Eşi ve oğlu İstanbul’da kendisi ise Ankara’da tüm olumsuzlukları göğüslemek zorunda kalmış. Bakanlığının son günlerinde yaşadıklarını anlatırken gözleri doluyor hâlâ: “Okulu tatil olduğunda oğlum benimle Ankara’da kalıyordu. Bir gün geç saatte eve döndüm. Âdeti olmadığı hâlde pijamalarını giymemiş ve benim yatağımda uyumuştu. O günden sonra kendi yatağında yatmayı bıraktı.” Çok sonra konuşmuşlar o günleri. Babası İstanbul’da olan küçük Fatih’in annesi ile uyuma sebebi geceleri onu korumak istemesi imiş. “Artık bir yetişkin ama birtakım travmalar kaldı geriye. Benimle dışarı çıkmak istemiyor. Mecbur kaldığımızda farkında olmadan önüme geçip beni perdeliyor ”
Sosyolojik gözlemler linç vak’alarının artmasının ardında kanunların yetersizliğinin gizli olduğunu gösteriyor. Suçlu olduğuna hükmedilen kişi ya da kesimin ‘hak ettiği’ cezayı almayacağı inancı yerinde cezalandırmayı beraberinde getiriyor. Fiziksel linç olayları için de, medyatik kampanyalar için de geçerli bu açıklama. İlk ‘taş’ atıldıktan sonra gerisi geliyor. Sonuçta fatura galeyan diye nitelenen grup psikolojisine çıkarılıyor. Linçte kimin ne yaptığı pek belli olmuyor nihayetinde. Bu sebeple insanlar daha cüretkâr ve saldırgan oluyor. Televizyonların ayırdığı sürenin, gazetelerin manşet tercihlerinin ülke gündemini belirlemedeki etkisi tartışılmaz. Tercihler ve terminoloji zaman zaman tek elden çıkmış izlenimi verse de Ataklı, basında ortak karar mekanizması olmadığını söylüyor. “Neyin doğru olduğunu kabul ediyorsan ona göre tavır sergilersin. Bir olay oluyor ve biri harekete geçiyor, gerisi geliyor. Malzeme belli olunca herkes üzerine düşeni yapıyor. Belli dönemlerde saflar birbirini görür. Doğal olarak kendine yakın hissettiğin kişiler gibi davranırsın.” Yapılanın toplumsal gerilime sebebiyet verdiği kanaatini de reddediyor: “Ben ona germek diye bakmıyorum ki Şartlar öyle gerektiriyor bana kalırsa. Bunu bakış açımız belirliyor. Başbakan’ın eşi ve beraberindekilerin Laura Bush ile yan yana göründükleri kare bazılarını çileden çıkarıyor, bazıları da ‘işte!’ diyor. Ne yapacaksın bu durumda? Hürriyet hiçbir şey söylemedi. Kocaman bir fotoğraf bastı sadece. Onu görmek birilerini rahatsız etmeye yetiyor. Merkez Bankası Başkanı’nın eşine yapılan da aynıydı. Kapıda bir sürü ayakkabı ve önünde başörtülü bir kadın…” Tek kıstas direkt kötülük yapmamak Ataklı’ya göre. Ortada linç girişimi falan yok. Güçlünün dediği olur, hepsi bu..!
ALT KİMLİK / ÜST KİMLİK…
Binali Yıldırım ve eşi ile ilgili 8 ay arayla yapılan yayınlar da aynı bakış açısının ürünü. 28 Kasım 2005 günü AKP’nin Samsun yöneticileri Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve beraberindeki heyete bir yemek vermişti. Orada çekilen bir fotoğraf günlerce ülke gündemini işgal etti. Hürriyet gazetesinin Alt kimlik / üst kimlik tartışmasıyla irtibatlandırdığı fotoğrafta bakanın eşi Seniha Yıldırım heyetten birkaç metre ilerde tek başına bir masada yemek yiyordu. Olayın aslı gazeteye yansıdığı gibi değildi oysa. Aynı gün ekiple birlikte kahvaltı eden Seniha Hanım, öğle yemeğine geç kaldığı için tek başına yemeyi tercih etmişti. Ayyuka çıkan alt kimlik üst kimlik tartışması üzerine eşinin ne kadar kibar bir insan olduğunu anlatma gereği duymuştu “Hiçbir doğum gününü, evlilik yıldönümünü ve Öğretmenler Günü’nü unutmamıştır. Beni sık sık yemeğe götürür. Çok naziktir…” Basında yer alan haberlerin tek gerekçesi vardı ona göre; başörtülü olması “Böyle bir haberin yapılmasını tesettürlü olmama bağlıyorum. Böylesine masumane bir olayı büyütüp eşime saldırıya geçiliyor.” Aradan 8 ay geçti ve yine Hürriyet gazetesinin gündemine geldi Seniha Yıldırım. Bu kez bir iç hat uçağının rötar yapmasının müsebbibi olduğu iddiasıyla köşelerde ağırlandı. Haberlerin başlığı da hazırdı: Üst kimlik rötarı.
Olaylar art arda sıralandığında ortaya çıkan tablo kafa karıştırsa da gazeteci Oral Çalışlar medyadaki çatışmanın toplumun yansımasından ibaret olduğunu düşünüyor. Toplumun ne tür zaafları varsa medyada ve siyaset sahnesinde karşılığı var Çalışlar’a göre. Türkiye gündeminde son yıllarda üç dinamiğin öne çıktığını düşünüyor: Kürtler, Aleviler ve İslamcılar. “Son 20 yılda bu üç yapı Türkiye’nin oturmuş düşünce sistemini ciddi oranda parçaladı. Kendi kimlikleri ile siyaset arenasına çıkıp kavga etmeye başladılar. Eski savunma mekanizmaları duramıyor önlerinde. Denklem bozuldu ve bu bozulma karşılıklı korkular üretmeye başladı.” Çatışmaların bu toplumsal korkulardan beslendiğini dile getiriyor Çalışlar.
Medya mensupları ile uzmanlar linÇin karakteristiği ve sonuçları üzerinde hemfikir olsa da sebepleri konusunda ayrılıyor. Prof. Dr. Nilüfer Narlı, basının insanların algılarını değiştirdiğini belirtiyor. Siyasi ve sosyal grubu ya da bölgeyi diğerinin nazarında öteki olarak gösterecek yayınlar yapılması ve bunun sık tekrarlaması öfke yükselmesinin önemli sebeplerinden. “Medyatik linçe konu olan görüş bulaşıcı hastalık gibi birbirini etkileyerek çoğalıyor. İnsanlar inandıkları değerlerin ayaklar altına alındığını düşünüyor. Şiddet sorunların çözümünde araç olarak gösterildiği için korkular arttıkça vak’a sayısı da artıyor.” Ve bir uyarı yapıyor Narlı: Linç kültüründe bir yükselme mi var sorusu doğru bir soru ve şimdi sormanın zamanı
ALİ KEMAL HAİN Mİ, ŞEHİT Mİ?
Mevzunun teorisine de vâkıf olanlar linç konusunda en fazla Ali Kemal vak’asına atıf yapıyor. Onu bu kadar önemli kılan, düşüncelerinden dolayı suçlanması ve neticede linç edilerek öldürülmesi. Tarihe bir daha kayıt düşmek açısından hadisenin nasıl geliştiğini kısaca hatırlamakta fayda var: Ali Kemal adı; kayıtlarda gazeteci, yazar ve siyaset adamı sıfatları ile birlikte geçiyor. İstanbul’da başlayan mülkiye eğitimini Paris’te siyaset bilimi okuyarak tamamlıyor. İmparatorluk son çeyreğinde yoğun çalkantılar yaşarken bir siyaset bilimi öğrencisinin tartışmalara bîgâne kalmasını beklememek gerek. Jön Türklerle daha Paris’e gitmeden başlayan teması sürgünle karşılık buluyor. Her zaman katı bir çizgisi olsa da adı, asıl Millî Mücadele döneminde sergilediği tavır sebebiyle ulaşıyor bugünlere. Damat Ferit Paşa hükümetlerinde Maarif ve Dâhiliye Nazırlığı yapan Ali Kemal, Peyam-ı Sabah gazetesi için kaleme aldığı yazılarda Millî Mücadele’ye açıkça karşı çıkıyordu. Kaderi, Milli Mücadele’nin zafere ulaşması ile değişti. Polisler tarafından Ankara’ya götürülmek üzere derdest edildi ancak asıl istikametleri İzmit’te bulunan 1’inci Ordu Karargâhı oldu. Burada Nureddin Paşa tarafından ayaküstü sorgulandıktan sonra talimatla toplatılan bir kalabalığın ellerine teslim edildi Ali Kemal ve oracıkta linç edildikten sonra cesedi ertesi gün trenle oradan geçmesi beklenen İsmet İnönü’nün görmesi için tren yoluna nazır bir yerde teşhir edildi. Dönemin pek çok önemli isminin hatıratında kendine yer bulan bu vak’anın hem Mustafa Kemal’in hem de Milli Şef’in tepkisini aldığı yine o hatıralarda yer alan bilgilerden. Ali Kemal hain olduğu için öldürülmüştü ama adı basın şehitleri arasına yazıldı.
BALONUN HAVASI İNDİ
18 Haziran 1999 Cuma akşamı ATV’de yayınlanan Siyaset Meydanı Özel programı ile startı verilen (O dönemde popüler ismi ‘düğmeye basıldı’ idi) Fethullah Gülen aleyhine kampanya, belki de medya tarihinin gelmiş geçmiş en acımasız linç girişimi. İlgili/ilgisiz, bilgili/bilgisiz ve hatta kendini muhafazakâr olarak konumlandıran (isimlerini buraya yazıp utandırmanın anlamı yoktur) yüzlerce insan, onlarca medya organı bu infazın tarafıydılar.
Çok iyi arşiv yapan bir arkadaşımdan dönemin yayınlarını talep ettiğimde hayret edilecek çapta rakamlar ortaya çıktı. Yaklaşık 18 gün durmaksızın devam eden linç kampanyasında Fethullah Gülen hakkında tamı tamına 2 bin 100 sayfa haber hazırlanmıştı. Üstelik bunların bin 500’den fazlası aleyhinde olan haberlerdi. Ki bu sadece yazılı basında çıkan haberlerdi. Görsel ve işitsel medyanın arşivini toplama şansım olmadı. Ama takdir edersiniz ki, tarihin hangi döneminde olursa olsun, dünyanın neresinde, böylesi bir kampanyaya maruz kalan kişi İsa Nebi (A.S) bile olsa onulmaz yaralar alırdı!
Bugün geriye dönüp, o süreci başıyla ve sonuyla analitik olarak incelediğimizde rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: O infaz süreci kesinlikle tesadüfi değildi. Kurgulanmış ve sistematik olarak uygulanmış bir süreçti. Hâlâ karanlıkta gizlenmeyi başaran birtakım mihrakların özenle kurguladığı kasetlerin, upuzun uğraşlar ve pazarlıklar ile birtakım yerlere servis yapılması, ardından birtakım uyduruk metinlerin ‘rapor’ adı altında gazetelere yollanması ve zaten bu işe gönüllü olan holding patronu yahut ideolojik hınç ile hareket eden patron ve medyacıların gönüllü katılımı ile asimetrik bir takım oluşturulmuştu.
Enteresan bir kitle vardı. Homojen bir kitle değildi. Herkesin hançerinin ucunda ayrı türden zehir vardı. Mesela kimisi hortumladığı bankanın gözden uzak tutulması ve birtakım yerlerin gözüne girmek için yaptı bu infazı. Kimininki ideolojikti elbette. Geçmişte Marksist yeminler etmiş, referanslarını Karl Marks olarak deklare etmiş medya yöneticileri vardı. Patronlarının da işine geliyordu, zira belki de tarihin en büyük yolsuzluk dönemi olan 28 Şubat’ın uzatmaları oynanıyordu. Kimisi muhafazakârdı. İçini boşalttığı finans kurumlarına dokunulmasın istiyordu, ama infazcıların yanında yer almak da şüphesiz kurtarmayacaktı onları. Bir de manzaraya bakıp herkesin vurduğunu görünce, ‘vardır bir hikmeti’ diyerek lince katılanlar vardı tabii. Kuyruk acısı olanlar ise usul usul katıldılar bu sürece. Tam bir infaz panayırı görüntüsü vardı.
Enteresandır o dönem kaleme aldığım bir kitapta şöyle yazmıştım: “Toplumsal hafızası zayıf bir milletiz.. Belki de unutturulmasına izin veriyoruz. Eminim ki, bu infazı, bu linci tertip edip tetikçiliğini yapanlar, kısa süre sonra yine demokrat kostümlerine bürünerek salına salına kamuoyuna çıkacaklar.” Gerçekten de öyle oldu Abuk sabuk, hiçbir bilgiye ve etik değere dayanmayan palavraları, olanca ciddiyetleri ile sayfalarına, ekranlarına boca edenler, bir süre sonra (bazıları yarım ağızla) o dönem için pişmanlıklarını ifade ettiler. Bazıları ise hiçbir şey olmamış gibi demokrat kostümlerini tekrar giymeye kalkıştılar ama tarih onları kaydetmişti bir kere!
Maskeli Balon kitabının yazarı Ferhat BARIŞ
27 kasım 2006








