‘Geçmişte beraber çalıştığım arkadaşlarımı eleştirmek istemezdim ama vicdanımla geleneksel duruşum arasına sıkışıp kaldım. Ve vicdanımı tercih ettim.’ Bir pazar öğleden sonra Diyarbakır’daki hukuk bürosunda görüşürken söylüyor bunları Sedat Yurtdaş. 1992’den beri defalarca gelgit yaşadığı HEP-DEP siyasi çizgisiyle yolunu son olarak 2004’te ayırsa da eleştirilerinde samimi ama ölçülü olduğu dikkatten kaçmıyor. Güneydoğu siyaseti, haylidir kamuoyuna alışık olduğu tek renk ve sesten ibaret görüntüyü vermiyor. Üst üste gelen olaylar çatlakları derinleştiriyor. 19. dönem Diyarbakır milletvekili Yurtdaş, sesini yükseltmeyi seçenlerden. Kendi tabiriyle önce CHP, sonra kendi arkadaşları ve en son DTP’li siyasilerle birlikte Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanmış. Ki zaten yasaklıyken mahkemenin kararı onu akıllara düşürmeye hizmet etmekle kalmış. Yurtdaş’a göre bölge siyaseti sürprizlere gebe. Kalıplaşmış tahminler gerçeği ele vermiyor. Zira toplum sanıldığından çok daha hızlı ve sağlıklı bir dönüşüm geçiriyor. Bunun en yakın ispatı da referandumda görülecek.
-Önce demokratik açılımla bahar havası esti. Bölgeden ılımlı mesajlar gelirken şiddet olayları tırmanmaya başladı. Referanduma boykotla karşılık verildi, şimdi de demokratik özerklikten söz ediliyor. Neler oluyor?
İçerik Tablosu
- 1 -Önce demokratik açılımla bahar havası esti. Bölgeden ılımlı mesajlar gelirken şiddet olayları tırmanmaya başladı. Referanduma boykotla karşılık verildi, şimdi de demokratik özerklikten söz ediliyor. Neler oluyor?
- 2 -Katı örgütçü yapıyı bu tecrübelerin şekillendirdiğini mi düşünüyorsunuz?
- 3 -Özerklik toplumun talebi mi, yoksa bundan öncekiler gibi dayatılıyor mu?
- 4 -Ne değişti?
- 5 -Bu farklı yaklaşımlar belirleyici olabilir mi?
- 6 -Tarihsel bir demokrasi retoriğine sahip Kürt siyaseti kendi içinde demokrasi sorunu mu yaşıyor?
- 7 -Dar bir aydın kadrosunun talebi değil yani bu söyledikleriniz…
- 8 -Gerilim tırmanırken bu tabanın güçlü olduğunu neye dayanarak söylüyorsunuz?
- 9 -Bu değişimi örgüt nasıl karşılıyor?
- 10 -Ne gibi?
- 11 -Eylemsizlik, ‘evet’ cephesini zayıflatmaya yönelik taktiksel bir tuzak içeriyor olabilir mi?
- 12 -Mahalle baskısı dışında baskı yok mu?
- 13 -Neden?
- 14 -Bu söylemin göstermelik olduğunu, hükümeti zorda bırakmayı amaçladığını düşünenler var…
- 15 -İkinci bir söylem yok diyorsunuz.
- 16 -Muhalefet çok iyi kullanıyor ama…
- 17 -Mahalle baskısının halka gözdağı vermek boyutlarında uygulandığı yönünde haberler var…
- 18 -Değişiklik paketinde yer alan maddelerden hangisine itiraz ediliyor?
- 19 -Halk PKK’ya rağmen adım atma cesareti gösterse, mesela referandumda inisiyatif alsa sorunu çözemez mi?
- 20 -Sonucu etkileyecek nitelikte mi bu tartışmalar?
- 21 -Halkın talebiyle partinin siyaseti arasındaki fark ‘Kürt siyasetinin belirleyicisi toplum değil, İmralı ve Kandil’dir’ tespitini doğrulamıyor mu?
- 22 -Bölge siyaseti nasıl etkilenir sonuçtan?
- 23 -Referandumun ne getireceği yeterince biliniyor mu?
- 24 -‘Pakette Kürtler yok’ denilmesi, BDP’nin ‘Türkiye partisi olmak istemiyoruz’ itirafı mıdır?
- 25 -Neden yapılıyor bu hatalar? Örgütün baskıları yüzünden mi?
- 26 -Sadece bakış açısı sorunu mu? Yoksa iradeleri üzerinde ipotek mi var?
- 27 -Politik bölünmüşlüğün sebeplerinden birinin örgüt içindeki Ergenekonvari yapılanma olduğu söyleniyor. Sizce böyle bir yapılanma var mı?
- 28 -BDP boykottan vazgeçmezse 13 Eylül’den sonra yaşanacakların partiye bedeli ne olur?
- 29 -Hayır çıkarsa…
Zaman sıkışması yaşıyoruz. Beklentiler kadar alınganlıklar da yüksek. Bugün kullanılan kavramların tarihsel arka planı var. 1921 Anayasası Kürtlere özerklik vadediyordu, şimdi kimse hatırlamak istemiyor. O günün toplumsal yapısında konuşulmuş, tartışılmış, düşünülmüş. Daha samimiyetle ele alınmış çünkü baskı mekanizmaları yok henüz. Kürtler uluslaşma, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar da devletten ulus çıkarmakta geç kalmış. Bu yüzden iki taraf inatlaşıyor. Kaybetme, dağılma, yıkılma, Osmanlı’nın son dönemini yeniden yaşama korkusu yaşandığı için talepler karşılık bulmuyor. Kürtler 1900’lerin başında Yunanlar, Bulgarlar gibi değildi. Bir yerde isyan çıktığında diğer tarafın haberi olmuyordu. Hatta ordu Dersim’den aşiret götürüp Şeyh Said’i bastırıyor, orası ayaklanınca Sünni bir aşiretle müdahale ediyordu. Ağrı’da, Siirt’te isyanlar çıkıyor, bir-iki sene sonra insanlar böyle şeyler yaşandığını türkülerden dinliyordu.
-Katı örgütçü yapıyı bu tecrübelerin şekillendirdiğini mi düşünüyorsunuz?
Elbette. Ve 12 Eylül’de yaşananlar. Rüzgâr ekildi, fırtına biçildi. Fakat neticede diyalog noktasına geldik.
-Özerklik toplumun talebi mi, yoksa bundan öncekiler gibi dayatılıyor mu?
Kesin bir şey söylemem zor. Toplumun öncüleri 30 yıl boyunca çok ileri talepler sundular ve destek aldılar. Toplum onlara inandığı için şiddete inandı. Şimdi silahsız, şiddetsiz, dünya deneyimlerini örnek alan bir çözüm önerisinden bahsediliyor. Taban bulabilir ama demokratik özerklik şeklî bir tanımlama. İnsanları ürküten bir tarafı var. Onun yerine Kürtlerin hak ve özgürlüklerini anayasal ve yasal düzeyde karşılayacak kavramlar tercih edilebilir. Kişisel kanaatim özerklik talebinin yumuşatılabileceği yönünde. Toplum büyük bir değişiklik geçiriyor. Diyarbakır’a 1999’da döndüm, o gün parçası olduğum tabloyla bugünkü arasında önemli farklar var.
-Ne değişti?
Birey kimliği öne çıkmaya başladı. İnsanlar belli bir merkezden iletilen, sınırları belirlenmiş bilgileri hayatına uygulamıyor, düşünüyor. Bir yandan örgütsel ya da örgüt dışı ifade yollarını kullanırken diğer yandan ‘Neden dünyayla sağlıklı bağ kurmayayım?’ diye sorguluyor. Kırılma burada derinleşiyor ve yaygınlaşıyor. Referandum tartışmalarında da bunun yansımalarını gördük. Kürt kimliğine sahip çıkan, onu öncelikli özelliği kabul eden insanlar yani HEP-DEP geleneği, 1991’den bu yana ilk defa ortak hareket etmiyor. Merkezin söylemi boykot. Ama aynı fikirde olmayan çok insan var.
-Bu farklı yaklaşımlar belirleyici olabilir mi?
Nihai olarak örgütsel yapının sözü geçiyor ama geçmişteki kadar katı uygulanamıyor. Her yerde aynı etkiyi oluşturmuyor. Eskiden çok kolay görmezden gelinebilecek Batman’daki mayınlama gibi olaylar üzerinde dikkatle duruluyor. 5 sene önce olsa tartışılmazdı bile. Hepimiz sosyalist gelenekten gelmiştik, parça bütüne fedaydı.
-Tarihsel bir demokrasi retoriğine sahip Kürt siyaseti kendi içinde demokrasi sorunu mu yaşıyor?
Aynen öyle. En çok kullanılan kavram demokrasiydi. Hayatın demokrasiye göre düzenlenmesi talep ediliyordu. Ama uygulamaya gelince demokrasi rafa kaldırılıyordu. Çünkü toplumun daha sıkı örgütlenmeye ihtiyacı vardı. Eğitim, kültür düzeyi geriydi. Oysa şimdi dil, kimlik ve kültür sahibi; üstelik bunları istediği oranda olmasa da geliştirebilen bir toplum katmanı var. Bu insanlar hak ve özgürlüğe sahip olmanın tek yolunun şiddet ve ölmek olmadığını gördü. Siyasetin kullandığı araçlarla çok daha iyi sonuç alınabileceğini keşfetti. Sine-i millet kararının geri alınmasında, ateşkes kararında sivil toplum kuruluşlarının çözüm arayışına ortak edilmesi talebi yerinde bulundu. İkna edilmek, fikrimizin ciddiye alındığını görmek istiyoruz. Sokağa çıkıp dolaşın, her yerde bunun yansımalarını göreceksiniz.
-Dar bir aydın kadrosunun talebi değil yani bu söyledikleriniz…
Hayır, bilakis toplumsal bir tabanı var. Yalnızlaşma süreçleri bitti. İnsanları yok saymanın, cüzamlı muamelesi yapmanın anlamı kalmadı. Kimse topluma hükmedemiyor. Eskiden bir araya gelmek de kolay değildi. Sınırlı örgütlenmelere mahkûmduk. Demokrasi bizim için tılsımlı bir kavram olmaktan çıktı.
-Gerilim tırmanırken bu tabanın güçlü olduğunu neye dayanarak söylüyorsunuz?
Olmasaydı savaş çok şiddetlenir ve yaygınlaşırdı. Şu bir gerçek ki Türkiye Cumhuriyeti bölünecekse bu Kürtlerin değil, Türkiye’nin egemenleri eliyle olacak. Çünkü Kürtler bu toplumda hak ve özgürlüklerine sahip olarak yaşayabileceklerine inanıyor. 30 yıllık bir sürecin sonunda anladılar. Şiddete inandılar, güç verdiler, çocuklarını, kendi hayatlarını, bütün ekonomik olanaklarını verdiler. Ama bugün şiddetin meşru hak arama yöntemi olmadığı noktasındalar.
-Bu değişimi örgüt nasıl karşılıyor?
Son 6 ayda defalarca ayaklanma çağrısı yapıldı. ‘Bu halk hep ezildi, bütün adımlarımız karşılıksız kaldı, liderimiz sıkıntılar içinde’ diye yoğun propaganda yaptılar. Buna rağmen çağrıları karşılık bulmadı. İnsanları toplumsal beklentilere uymayan tutumlara zorlarsanız kırılmaya sebep olursunuz. Örgüt çok akıllıca değişiklikler yapıyor bu durumlarda.
-Ne gibi?
Eylemsizlik gibi. Bütün meydanlarda kim konuşuluyor? Televizyon kanalları, liderler kimden bahsediyor? Örgütten. Stratejisi, politik etkisi, işbirliği yapıp yapmadığı konuşuluyor. Bundan daha büyük bir propaganda malzemesi olabilir mi?
-Eylemsizlik, ‘evet’ cephesini zayıflatmaya yönelik taktiksel bir tuzak içeriyor olabilir mi?
Zannetmiyorum. Boykot için mahalle baskısı devam ediyor. Çünkü biliniyor ki sandığa giden herkes evet diyecek.
-Mahalle baskısı dışında baskı yok mu?
Şimdiye kadar yok. 1991’den bugüne ne zaman sandık kurulsa bütün yerel birimlerde komiteler oluşturulur, her gece on binlerce aile ziyaret edilirdi. Takınılan politik tutum neyse onun doğruluğu anlatılır, mahalle baskısı ve kaba baskıyı da içerecek yöntemlerle ikna edilmeye çalışılırdı. Oysa bu sefer böyle bir çalışma yürütülmedi. Hiçbir seçim döneminde görülmeyen bir pasif hâl var.
-Neden?
Politikalar günübirlik değişiyor. BDP’yi dinlediğinizde boykot için ciddi bir çalışma olduğunu düşünüyorsunuz. Ama bir başka merkez, Öcalan avukat görüşmelerinde toplumun serbest bırakılmasını ima ediyor. İmralı’dan böyle bir mesaj gelmemiş olmasa boykot çalışması da, mahalle baskısı da çok daha şiddetli olurdu.
-Bu söylemin göstermelik olduğunu, hükümeti zorda bırakmayı amaçladığını düşünenler var…
Göstermelik olmayan tam da bu. İmralı’dan sert bir söylem gelseydi buradaki hava çok farklı olur, boykot yönünde çok sert tedbirler alınırdı. Onun yaklaşımı partinin tutumunu yumuşatıyor ve zayıflatıyor. Halkın iradesine saygı gösterilmesi ne demek? Halk sandığa gidebilir, dilediği yönde oy kullanabilir. Biz buradan kendi değerlendirmemizi yapabiliriz.
-İkinci bir söylem yok diyorsunuz.
Konuşmaların alt yazıları yansımıyor buraya. Aslolan her görüşmeden sonra toplumdaki ‘evet’çilerin çok rahatladığı. Bu hissedilen bir rahatlık. Referanduma ne kadar kaldı, parti doğru dürüst çalışmaya bile başlamadı. Eskiden ziyaret edilmedik ev bırakılmazdı. Sonuç almaya yönelik bir politika güdülürdü.
-Muhalefet çok iyi kullanıyor ama…
Belki Kandil de bilerek kullanmıştır o ifadeleri. Kandil’in boykotu desteklediği defalarca açıklandı. Üstelik hiç de Öcalan gibi değildi yaklaşımları.
-Mahalle baskısının halka gözdağı vermek boyutlarında uygulandığı yönünde haberler var…
Bu yönde uygulamalar olup olmadığını bilmiyorum, olduğunu da zannetmiyorum. Selahattin Demirtaş mitinglerde sandıkları boş gönderin diyor. Liderin söylediği sözü üyelerin tekrar etmesi normaldir. Fakat kesinlikle söyleyebiliriz ki bugün itibarıyla katı bir boykot uygulaması yok. Önümüzdeki günlerde ne olur bilmiyorum, her şey mümkün. Ama ben bu sürecin tesadüfî olmadığını düşünüyorum.
-Değişiklik paketinde yer alan maddelerden hangisine itiraz ediliyor?
Pakette Kürtler aleyhine tek bir şey yok. Bireysel ve toplumsal hakları genişleten, yargının yapısını değiştiren, askerî yargının alanını daraltan, toplumun kendisiyle ve geçmişiyle yüzleşmesini sağlayacak maddelerin hepsi, Türkiye’de yaşayan herkesin lehinde düzenlemeler. Ombudsmanlık, 145. maddenin değişmesi… Bir müvekkilim var, babası Mehmet Aydemir 1993 yılında Lice’nin Ecemiş köyünde askerler tarafından sopayla dövülerek öldürülmüş. Dosyası bile açılmamış, nasıl öldüğü sorgulanmamış. Milletvekili olduğumda konuyla ilgili soru önergesi vermiştim. Lice Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti. 22 tanık dinlendi. Hepsi, olayları en acımasız tariflerle doğruladı. Dosya askerî savcılığa gönderildi. 2004’ten beri orada bekliyor. Askerî yargının alanını daraltan yasa çıktığında tekrar başvurdum. CHP, Anayasa Mahkemesi’ne gitti, yürütmenin durdurulması kararı alındı ve dosya askerî savcılığın yetkisinde kaldı. Şimdi yeniden harekete geçmek için referandumu bekliyorum. Bu örneklerden sadece bir tanesi. Eminim ki açılacak çok sayıda dosya vardır.
-Halk PKK’ya rağmen adım atma cesareti gösterse, mesela referandumda inisiyatif alsa sorunu çözemez mi?
Bütün bu tartışmalar, konuşmalar inisiyatif alma adına yapılmıyor mu zaten? Pek çok şey dışarı yansımıyor. Kendi içinde çok ciddi tartışmalar ve değerlendirmeler yapıyor halk.
-Sonucu etkileyecek nitelikte mi bu tartışmalar?
Elbette etkileyecek ama ne kadar bilemem. Bir araştırma yaptık. DTP seçmeninin yüzde 20’lik kısmının partinin tutumuna rağmen evet diyeceği sonucuyla karşılaştık. Tahminimi söyleyeyim, BDP’nin tavrı değişmez, katı bir çizgiye kaymazsa yüzde 45’ler oranında insan sandığa gider ve sonuç yüzde 90’lar civarında evet olur. Kimse hayır için sandığa gitmeyecek. Kılıçdaroğlu ve diğerlerinin gerekçelerinin tabanı yok burada. HSYK’nın, Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değişmesi Kürt toplumunu rahatsız etmiyor.
-Halkın talebiyle partinin siyaseti arasındaki fark ‘Kürt siyasetinin belirleyicisi toplum değil, İmralı ve Kandil’dir’ tespitini doğrulamıyor mu?
Onlar belirleyiciydi ama toplum da bundan tatmin oluyordu şimdiye kadar. Yoksa karşı çıkar, bugün olduğu gibi tartışma konusu ederdi. Bana göre BDP eksikliğine, yetersizliğine işaret edip bunlara rağmen değişikliğin doğru olduğunu söyleseydi halkın yüzde 47’sini değil, belki 90’ını etkileyecekti. Seçmen referandumda parti politikasına aykırı bir tutumla sandığa gidecek. Evet oyu kullanacakları partiye çekmek de kolay olmayacak.
-Bölge siyaseti nasıl etkilenir sonuçtan?
Toplumsal gelişmeler için öngörüde bulunmak zor ama kabul edelim ya da etmeyelim AKP, BDP karşısında ciddi bir alternatif. Konuşsunlar, konuşmasınlar, tavır takınsın ya da takınmasınlar onun saflarındaki 75 Kürt milletvekili alternatif. Üstelik arada bir söylediklerine bakılırsa yabana atılamayacak donanıma sahip oldukları da ortada.
-Referandumun ne getireceği yeterince biliniyor mu?
Herkes farkında. 12 Eylül’ün mağduru pek çok insan yüksek sesle dile getiriyor kanaatini. Bu yüzden, hiçbir dönemde aynı cephede bulunan Kürtlerden böyle itirazlar yükselmemişti diyorum. Parti çizgisinde durması beklenen insanlar ayrılığın yarattığı sıkıntıları yaşıyor ama yine de fikrini söylüyor. Boykot anlatılamıyor. Başbakan’ın zaman zaman kullandığı rahatsız edici dilden destek alıyorlar.
-‘Pakette Kürtler yok’ denilmesi, BDP’nin ‘Türkiye partisi olmak istemiyoruz’ itirafı mıdır?
Dışarıdan bakan biri böyle tarif edebilir belki ama benim değerlendirmem politik bir hata olduğu yönünde. Bu çizgi bölge partisi olmakla da uyuşmuyor. Bölge partisi olarak da parlamentoda sonuç almak istiyorsanız kendi gücünüzle değişiklik yaratma şansına sahip değilsiniz. Ancak ikna eder, güven verir, ittifak geliştirirseniz dikkate alınmayı başarırsınız. BDP yanlışını daha önce, TRT Şeş’in (6) açılışında yaptı. ‘Halkın mücadelesinin kazanımı’ olarak nitelendirip sahiplenebilirdi.
-Neden yapılıyor bu hatalar? Örgütün baskıları yüzünden mi?
Açılamadılar, farklı görüşlere tahammülleri yok. Dar bir bakış açısının sonuçları.
-Sadece bakış açısı sorunu mu? Yoksa iradeleri üzerinde ipotek mi var?
Olaya komplo teorileri üzerinden bakarsanız işin içinden çıkamazsınız. O bakış açısıyla Başbakan’a genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’nin başkan yardımcısı dersiniz. Ve tıkanır kalırsınız. Hiç oraya girmeden olgular üzerinden ilerlemek gerek.
-Politik bölünmüşlüğün sebeplerinden birinin örgüt içindeki Ergenekonvari yapılanma olduğu söyleniyor. Sizce böyle bir yapılanma var mı?
Başından beri komplo teorilerinden söz edenler var. Üretenler de uzun süre örgütte yer almış, en katı kuralları uygulamış insanlar. Kendini örgütün parçası kabul ederken en katı uygulayıcı o yapının dışında kaldığında en şiddetli eleştirmene dönüşüyor. Herkes birbirini suçluyor. Bazı yapıların yanlışpolitikalar üretmek için uzun süredir çalışma içinde olduğunu varsaymak yanlış olmaz. 33 er olayında olduğu gibi. O olay yaşanmasa toplumsal barışın sağlanması adına önemli adımlar atılabilirdi. O sapma 5-6 yıl boyunca hiçbir şeyin görülmeyeceği bir toz duman ortamı yarattı.
-BDP boykottan vazgeçmezse 13 Eylül’den sonra yaşanacakların partiye bedeli ne olur?
Her politikanın toplumda bir karşılığı var, evet çıkarsa doğal olarak o eveti sağlayan politik güç daha etkin bir hâle gelecek, AKP’nin bölgedeki etkinliği, inandırıcılığı artacak. Eğer sonrasında yeni politikalarla halkın karşısına gelirse peşinen inanacakların sayısı artacaktır. Ayrıca BDP daha çok tartışılan bir noktayagelecek. Boykot tavrına rağmen evetler çoğunlukta çıkarsa partinin dil değiştirmesi bile mümkün. Anayasa Mahkemesi ve HSYK çoğulculuğa yakışan biçimde hareket eder, eşitsizliklerin giderilmeye başlandığı, toplum vicdanına kulak verildiği görülürse asıl bedel o zaman ödenecek. Evet, AKP’nin yükünü ağırlaştıracak. Toplumsal değişim ve dönüşümü sağlamada daha etkin bir rol almaya zorlayacak. Korkarım ki BDP de statükonun koruyucusu durumuna düşecek. Bu toplum uzaydan gelmedi. Bin yıldır aynı coğrafyayı paylaşıyor. Tarih sadece acı hatıralarla dolu değil. Siyam ikizleri gibiyiz. Biri ölürse diğeri de ölür, büyük acılar yaşanır. Parti, Siyam ikizi ilişkisini ortaya koyabilmeli, ilişkinin adaletsizlikle yürümeyeceğini söyleyebilmeliydi. Hak ve özgürlükler konusundaki sıkıntıların giderilmesi, ikisinin de gürbüzleşmesi sağlanmalı.
-Hayır çıkarsa…
Parti kapatmalardan toplumu bölecek eylemlere, Ergenekon davalarını boşa çıkaracak girişimlere ve Ergenekonun ruhun güçlenmesine yol açarak muhtıralarla yapılamayanları sandıktan çıkacak ‘hayır’la yapılmak istenebilir. Toplumsal gelişmeler kesin olarak öngörülemez. 1993 yılını hatırlamakta yarar var. Yasal değişiklikler yapılacak, güzel şeyler olacak derken, tam bu sırada 33 erin ve Özal’ın öldürülmesi gibi provokatif bir olayla hayat tökezledi. Toplum değişti, Kürtler de Türkler de burada durmayacak. Bu HSYK, Anayasa Mahkemesi, ordu Türkiye’yi taşıyamaz, yönetemez.
6 eylül 2010








