Close Menu
Ayşe AdlıAyşe Adlı

    Subscribe to Updates

    Get the latest creative news from FooBar about art, design and business.

    What's Hot

    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum

    Nisan 21, 2025

    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!

    Nisan 21, 2025

    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!

    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    • Yeşilçam’dan Portreler
    • Geçmiş Zaman Olur Ki…
    • Türkiye Kurulurken…
    • Hoş Sada!
    • Tüm Kategoriler
      • Şehir ve Mekan
      • Dünya’dan
      • GeziYorum
      • Kitabiyat
      • Nadir Söyleşiler
      • O Şehr-i İstanbul Ki…
      • Portreler
      • Sinema Yazıları
      • Sanat Penceresi
      • Tarih Yazıları
      • MetaFizik
    Ayşe AdlıAyşe Adlı
    Gündem - ya 15. kişi olsaydım…

    ya 15. kişi olsaydım…

    Küçük yaşta başlamış evlilikler, birkaç çocuk, yıllarca devam eden şiddet ve bardağı taşıran son damla... Kadın sığınma evleri; isimleri, yaşları, hikâyeleri farklı, kaderleri ortak "şiddet mağduru" kadınlarla dolu...
    Şubat 10, 2015
    Share
    Facebook Twitter LinkedIn Pinterest Email

    İçerik Tablosu

    • 1
    • 2 9 ağustos 2004

    “Şu anda tek bir yaşama nedenim var” diye başlıyor söze F.T, her şeyden habersiz oyun oynayan bir yaşındaki kızını göstererek. 13 yaşında, ailesinin karşı çıkmasına rağmen isteyerek evlenmiş sevdiği adamla. Dokuz yıl süren evliliğinin ilk aylarından itibaren hem eşinden hem de eşinin ailesinden şiddet görmüş. İlk bebeği, uğradığı kötü muameleden dolayı daha dünyaya gelmeden hayatını kaybetmiş. Eşinden ayrılırken, dokuz yıl süren evliliğinden geriye, biri karnında üç çocuk, iki kuma ve gördüğü kötü muamelenin izleri kalmış.

    Fakirlik, cehalet ya da umutsuzluğun bedelini ödeyen ve çoğu zaman istatistiklere yansıyan birer rakam olmaktan öteye geçemeyen binlerce kadından sadece biri o. Bir gün “Artık böyle yaşamaya devam edemem” dediğinde ailesinden “Çocuklarını bırak öyle gel” cevabını almış ve iki çocuğunu bırakıp baba evine dönmüş. Üçüncü çocuğu da sığınma evinde dünyaya gelmiş; “Kendim kurtulmuştum ama çocuklarım geride kaldığı için çok üzülüyordum. Babalarının onlara bir şey yapmasından korkuyordum. Ve bir gün jandarmalar yanlarında iki çocuğumla babamın evine gelince korkularımın gerçek olduğunu anladım. Eşim, ben evden ayrıldıktan sonra onları ahıra kapatmış ve günlerce aç bırakmış.”

    Çalışıp çocuklarını yanına almak istiyor

    F.T, korku filmi senaryosunu hatırlatan hayat hikayesini zaman zaman gözyaşlarıyla anlatıyor. “Ağabeyim ve babam çok kızdı bana” diyor: “Ama bırakamadım, hangi anne dayanabilir çocuklarına böyle işkence edilmesine. Benim hayatım onlarınkinden daha önemli değildi, çocuklarımı aldım ve kaçtım.” Valilik yetkililerinin yardımıyla sığınma eviyle tanışan ve bir buçuk yıldır farklı sığınma evlerinde kalan F.T, nerede olduğunu hem kendi ailesinden hem de eşinin ailesinden saklamak zorunda. Annesi, F.T’nin evi terk etmesinin acısına dayanamamış ve kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş.

    Eşinin ailesi “namus meselesi” olduğunu iddia ederek peşine düşmüşken, kendi ailesi de hem isimlerini lekelediği hem de annesinin ölümüne sebebiyet verdiği gerekçesiyle suçluyor onu. F.T’nin iki büyük çocuğu şu anda Çocuk Esirgeme Kurumu yurdunda. O ise, kendine yeni bir hayat kurup çocuklarını yanına almak için, çalışabileceği bir iş arıyor.

    10 yılda 9 sığınma evi

    Kadın Sığınma Evleri, 1990’lı yılların ilk yarısında sivil toplum örgütlerinin gayretleriyle önce tartışılmaya, ardından da valilikler, belediyeler ve özel girişimler kanalıyla açılmaya başlandı. Şu anda Türkiye genelindeki kadın sığınma evi sayısı dokuz. Fakat konunun hassasiyeti nedeniyle açık adresleri hiç bir zaman açıklanmıyor. Kadın sığınma evlerinin açılma gerekçesi olan aile içi şiddet, ataerkil geleneklerin hakim olduğu Türk toplumunda öteden beri yaşanıyor.

    Görevleri sebebiyle isimleri açıklanamayan sığınma evi yetkililerine göre, şiddete maruz kaldıkları gerekçesiyle kendilerine başvuran kadınlar genellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden geliyor. Büyük çoğunluğunun eğitim düzeyi, gelir seviyesi ve evlilik yaşı oldukça düşük. Sığınma evi yetkilileri kadınların eskiden, “Annem yaşıyor, ablam veya kızkardeşim yaşıyor ve katlanıyor ben de katlanmalıyım” derken, dış dünyaya açıldıkça, “Ben de insanım ve bunu hak etmiyorum” diye düşünmeye başladıklarını söylüyor. Şiddetsiz bir hayatın var olabileceğini gören ve dayak yemenin bir zorunluluk olmadığını fark eden kadın, şiddete baş eğmemeye başlıyor.

    Her gün yüzlerce kadın başvuruyor

    Sığınma evleri ve danışma merkezlerine her gün Türkiye’nin birçok yerinden telefon geliyor. Yardım isteyecek ya da sığınacak kimsesi olmadığını belirten onlarca kadın, her gün ölüm tehdidiyle yüz yüze olduklarını söyleyerek yardım istiyor yetkililerden. Türkiye genelinde ortalama kapasitesi 15-20 kişi ile sınırlı olan ve güvenlik gerekçesiyle adresleri açıklanmayan 9 sığınma evi dışında yönlendirilebilecekleri başka bir yer de yok. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı yetkilileri, “Hiçbir şey yapamıyorsak hastanelerin acil servislerine ya da karakollara yönlendiriyoruz zor durumda olanları. Kısa vadede güvende olabilecekleri başka bir yer yok çünkü” diyorlar sıkıntılı durumlarını açıklarken.

    14 yatak kapasiteli bir sığınma evinde kalan 23 yaşındaki U.R’nin hikayesi de diğerlerine çok benziyor. Evliliğinin ikinci günü dayak yemeye, birkaç ay sonra da aldatılmaya başlayan U.R, 9 yıl sonunda çocuklarını alıp baba evine sığınmış. Sonrası bildik bir hikaye… Eşi defalarca gelip özür dilemiş, geri dönmesi için yalvarıp yakarmış. Ailesi de evine dönmesi gerektiğini söyleyince bir şeylerin değişmiş olmasını umarak geri dönmüş. “Özür diledi, hata yapmışım ama bir daha olmayacak, ne istersen kabul ediyorum. Yeter ki evine dön, dedi. Döndüm” diye anlatıyor geri dönüşünü.

    Ama her şey daha da kötüye gitmiş. “Evi terk ederek onu ailesine ve aşiretine karşı küçük düşürdüğümü söyleyerek beni öldürmeye kalktı” derken gözyaşlarını gizlemeye çalışıyor. Gizlemeye çalıştıkça buruk bir tebessüm kaplıyor yüzünü. Yeni bir başlangıç için taşındıkları şehirde, ömrünü birlikte geçirmek için yola çıktığı eşinden kurtulmak için aklına ilk gelen adrese, karakola sığınmış. Son adresi ise 3 haftadır kaldığı sığınma evi olmuş.

    Şiddete başkaldırmanın bedelini hayatıyla ödeyeceğini fark ettiğinde kapıyı açmış ve sokağa atmış kendini. “Hiçbir şey düşünecek durumda değildim. Sadece nüfus cüzdanımı aldım ve çıktım evden. Ayakkabı giymediğimi saatler sonra karakola ulaştığımda fark ettim, ayaklarım kan içindeydi. Kızımı yanıma alabilirdim belki, ben kapıdan çıkarken kapının yanındaydı o da. Ama onu almak için geriye dönmem, hayatıma mal olabilirdi. Ne düşündüm bilmiyorum, onu almadan ayrıldım evden. Buraya geldikten sonra da çocuklarımı düşündüğüm için günlerce ağladım” diye anlatıyor.

    Uzmanların da yardımıyla hızlı bir şekilde toparlanmaya başlamış. İlk günlerde döktüğü gözyaşlarının yerine, sıcak bir tebessüm kaplıyor şimdi yüzünü. “Oğlum ikinci sınıfa başlayacak bu yıl, onu önlüklü hiç görmedim; ama olsun bir gün çocuklarımla birlikte yaşayacağımı biliyorum” diye teselli ediyor hem kendini hem de çevresindekileri.

    Kendisi için kurmayı planladığı yeni hayatında çocukları dışında geçmişe ait hiçbir şeye yer vermeyeceğini söyleyen U.R’nin bir mutluluk sebebi daha var. O da, sığınma evinde yer bulabilmiş olmak. “Ya buraya başvuran 15. kişi olsaydım… O zaman çocuklarımı görmek için bir şansım daha olmayabilirdi” diyor korkuyla. Neden ailesine dönmediğini sorduğumuzda ise, “Bir erkek kardeşim var benim. Eşim, ‘Kızınızı eve alırsanız onu öldürürüm’ demiş. O yüzden ‘gelme’ dediler bana. Sonradan duydum ki ailem, eşimin ailesiyle beni kimin öldüreceğine karar vermek için pazarlık yapıyormuş” cevabını veriyor.

    Balkona çıkmak, perdeleri açmak yasak

    Kadın sığınma evlerinde, perdeleri açmak, güvenlik sebebiyle yasak. Bu yüzden yatak odaları, çocuk oyun odası, mutfak, oturma odası, hasılı her yer loş. Ayrıca balkona çıkmak da yasak. Oturma odasında televizyon izleyen kadınlar bizi görünce hemen çocuklarını yanına alıyor ve susuyor. Ancak sığınma evi sorumlusunun bizi tanıtmasından sonra konuşmaya başlıyorlar.

    Geçici bir süre kalabildikleri sığınma evinde psikologlar tarafından düzenli aralıklarla ziyaret ediliyorlar. Rehabilitasyon süreci ilerledikçe ve birbirlerine alıştıkça kendi aralarında da dertleşmeye başladıklarını söyleyen sığınma evi sakinleri, geride bıraktıkları yılları ve yaşadıklarını birbirlerine anlatırken bile çok rahatladıklarını ifade ediyorlar.

    Sığınma evleri lokal bir çözüm

    Yasa tasarısına “Belediyelerin asli görevleri arasında kadın ve çocukların şiddetten korunması vardır” ibaresini ekleterek belediyelerin kadın ve çocuk korunma evi açması yolunu açan AK Parti İzmir Milletvekili Serpil Yıldız, acil korunma ihtiyacı içindeki kadınların rehabilite edilmesi için bu merkezlerin sayısının artmasının şart olduğunu ifade ediyor.

    Nüfusu 50 bini aşan her belediyenin kadın ve çocuk sığınma evi açması durumunda şiddet mağduru kadınların çok ciddi bir problemine lokal bir çözüm getirilmiş olacağına dikkat çeken Yıldız’a göre aile içi şiddetin eğitimden, ekonomiye kadar birçok sebebi bulunuyor.

    Sığınma evlerine gelen kadınların kendilerini güvende hissetmelerinin önemine işaret eden yetkililer, psikolojik ve hukuki desteğin güvenden sonra geldiğini ifade ediyorlar. Sığınma ihtiyacı içinde olan kadının karşı karşıya kaldığı şiddetin boyutlarının çok farklı olduğunu ifade eden Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllülerinden Sosyal Hizmet Uzmanı Gülsun Kanat, evini ve çocuklarını terk etmek durumunda kalanların, vücutları ütüyle yakılan, gözleri kör edilen, her gece eşi eve geldikten sonra kapı önüne koyulup yıllarca sokakta sabahlamak zorunda bırakılan kadınlar olduğunu ve yüz yüze oldukları şiddetin de işkence boyutunda bir şiddet olduğunu söylüyor.

    Şiddete karşı kolektif çaba gerekli

    Sığınma evi ihtiyacının ortadan kalkması için aile içi şiddetin son bulması, bunun için de sosyal güvenlikten, aileden sorumlu yetkililerin, toplumu etkileyebilecek tüm birimlerin ve diyanet işleri yetkililerinin bir araya gelerek toplumu dönüştürmeye ve şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yapması gerektiğini kaydeden Gülsun Kanat’a göre, şiddeti bir sorun çözme yöntemi olmaktan çıkarıp yerine doğru çözümler koymadan bu sorunların üstesinden gelinemez.

    Sadece eğitim düzeyi ve ekonomik seviyesi düşük kadınların şiddet görmediğini belirten Kanat, ekonomik sıkıntısı olmayan, iyi eğitim almış kadının yaşadığı şiddeti konuşmakta zorlandığını, problemi kimseyle paylaşamadığını belirtiyor.

    Geniş aile yapıları mevcutken şiddetin bu yapı içinde çözülmeye çalışıldığını ifade eden Gülsun Kanat, geniş ailelerden çekirdek aileye geçilince kadına yönelik şiddetin arttığına ve ağırlaştığına dikkat çekiyor. Ekonomik durumda meydana gelen değişiklikler, sosyal hayattaki değişim ve daha birçok sebebin aile içi şiddeti tetiklediğini belirten Kanat’a göre, ailesine dönmek isteyen kadınlar ya annelerinden, “Ben de babandan dayak yiyorum, bu çok normal” cevabını alıyor ya da en anlayışlı aileler çocuklarını bırakmak şartıyla kızlarına kapı açıyor.

    Şiddetin bahanesi çok

    Görüşmeye alınan kadınlara “Eşin neden dövüyor?” diye sorulduğunda çok fazla sebep sıralanıyor. Kadınlar eşlerinden, “niçin o tarafa baktın, saçını neden taradın ya da taramadın, yemeğin tuzu neden eksik” gibi bahanelerle şiddet görüyor. Toplumumuzda şiddetin bir güç elde etme ve sergileme şekli olarak kullanıldığına işaret eden İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Ufuk Sezgin, şiddetin ortadan kalkması için şiddete gerekçe aranmaması gerektiğini ifade ediyor.

    Sezgin, “Eğer kadın, diye söze başladığımızda çözümden uzaklaşırız. ‘Eğer’ bir şıktır ve herkesin bir ‘eğer’i vardır. Şiddetin aileden, sokaktan, politikadan ve hayatın bütün alanlarından silinmesi için topyekün bir bilinç gerekiyor. Şiddet gören insanlardan bu şartlarda hayatını sürdürmesini beklemek, ortamdaki şiddeti desteklemektir” diye konuşuyor.

    Eşlerine, ailelerine ya da çevrelerine şiddet uygulayan insanların hasta olmadığını vurgulayan Sezgin, şiddet uygulayanlara yönelik cezaların caydırıcılığının bulunmadığına da dikkat çekiyor. Sığınma evlerinde kalan kadınlara yeterli psikolojik destek verilemediğini belirten Sezgin, ideal şartlar sağlandıktan sonra yıllarca aşağılanmış, itilip kakılmış ve bir kimlik inşa edememiş bir kadının kendi ayakları üzerinde durabilme cesareti göstermesinin de aylarca sürebileceğini belirtiyor.

    9 ağustos 2004

    Related Posts

    etyen mahcupyan; batı devletten, doğu örgütten özgürleşmeli!

    Şubat 13, 2015

    türkiye çözümü konuşuyor!

    Şubat 13, 2015

    kat karşılığı şehirler…

    Şubat 13, 2015
    Add A Comment
    Leave A Reply Cancel Reply

    Çok Okunanlar
    bibliyofili ile bibliyomani arasındaki ince çizgide yürüyorum
    Nisan 21, 2025
    taşı toprağı tarih bir ülkede yaşıyoruz!
    Nisan 21, 2025
    türkiye’de en ucuz emek, entelektüel emek!
    Nisan 21, 2025
    biz çalıkuşu nesliyiz!
    Nisan 21, 2025
    anadolu kitabı koruyamamıştır
    Nisan 21, 2025
    Facebook X (Twitter) Instagram Pinterest
    • Gizlilik Politikası
    • iletişim
    • hakkımda
    © 2025 Ayşe Adli

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.