Yargı, kararları ve siyaset karşısında sergilediği tutum sebebiyle Türkiye gündeminin belirleyicilerinden biri rolüne soyunalı hayli zaman oldu. Nedeni, nasılı konusunda çok şey söylendi bugüne dek. Ancak, ‘dışarıdan’ yapılan yorumların körlerin fil tarifinden öteye geçemediğini itiraf etmek gerekiyor. Eleştirilerin hakkaniyeti, tartışmaların yerindeliği ve yeterliliği konusundaki soru işaretleri giderilemiyor. Varoluşu gereği hep taarruzda olan yargının sanık sandalyesine oturmasının vaktidir. Lakin yargılamanın ehli tarafından yapılması şart. Dışarıdan konuşmanın maluliyetini aşmanın tek yolu, sözü yine yargı mensuplarına vermek. Biz de öyle yaptık. Bir farkla. Televizyonlarda görmeye alışık olduğumuz, otoritesi çoğunluk tarafından kabul gören ‘büyük’ isimler yerine, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde görev yapan ‘küçük yargıçlara’ kulak verdik. Zira yüksek yargının kuşatıcı sesi karşısında âdeta bir suskunluk sarmalı içindeki ‘adliye dinamiğini’ anlamanın tek yolu onları konuşmaya davet etmekti. Pozisyonları gereği, görüş beyan etmek, risk almak manasına geliyordu. Nitekim bazıları tarafından reddedildik. Bir kısmına çeşitli yayın organlarında yayımlanan makalelerinden iz sürerek ulaştık. Diğerleri ise sessizliğini ilk kez bizim için bozdu. Görüşmeyi kabul eden farklı dünya görüşlerine sahip hâkim ve savcılardan yargıyı yargılamalarını talep ettik. Türk hukuk sistemine dair iddia ve hükümlerini; entelektüel birikimleri, berrak algı ve son derece açık üsluplarıyla dile getiren muhataplarımızın çizdiği derin ve genişçerçeveli tablo, hâlihazırda tedirginlik verse de, gelecek adına ciddi umutlar içeriyor…
“Bazıları yargıdan bahsederken tatlı tatlı konuşuyor ya, doğrusu hayretler içinde kalıyorum. Mesela, Sami Selçuk’u dinlerken hissediyorum bunu. Düne kadar yargı sisteminin üretebildiği neredeyse tek entelektüeldi. Başka ülkelerdeki uygulamaları, karşılaştırmalı mevzuatı anlatıyor. ‘Neden bahsediyorsun?’ diye sormaktan alamıyorum kendimi. Türkiye’de öyle bir hukuk sistemi mi var? Türkiye’de yargı mı var?” Mevzu ciddi, konuya kitabın ortasından girmekte yarar var. ÖdemişAdliyesi’nde görev yapan Asliye Hukuk Mahkemesi Hâkimi Faruk Özsu’nun itirazı önemli. Yargının sorunlarını değil, Türkiye’de evrensel anlamda yargı sistemi olup olmadığını sorgulamak gerekiyor öncelikle. Zira bu tartışma yapılmadan söylenecek her söz anlamsız kalacak.
Hâkim Dr. Orhan Gazi Ertekin, 2006 yılında yazdığı makalede, “Sorun yargı tartışmalarının kavramsal çerçevesinin belirginleşmemiş olmasında. Anlamsız ve basmakalıp ezberlerle yetiniyoruz. En büyük ezberimiz Türkiye’de yargının anayasal çerçevede bağımsız kurulmadığı ve fiilen hükûmetin güdümüne girdiği. Çok parlak ve popüler bir tez. Fakat sahici değil… Sorun, bizzat yargının kendisi.” tespitiyle daha o günlerde başlamıştı tartışmaya. Ortak kanaat, bugünü konuşarak sonuca varamayacağımız yönünde.
“Türk yargısının kuruluşunda toplumu şekillendirme arzusu var.” diyen Ertekin, Cumhuriyet tarihine paralel analizlerle giriyor mevzua. “Halk Fırkası’nın ideologlarından Recep Peker, 1934’te yazdığı İnkılâp Dersleri kitabının girişinde, ‘Hâkimlik mesleği, bir millî fikr-i sabite ve inanca bağlı olmak zorundadır. Ve bu nedenle hâkimlik, siyasal iktidarın amaçları nezdinde araçsal kılınan teknik bir çalışma olmalıdır.’ der. Çok önemli ifadeler. Yargı tartışmalarının asıl zeminini oluşturan sorun burası.” Yapılandırıldığı günlerde bağımsızlık ve tarafsızlık diye gündemi yoktur. Kendisiyle aynı doğrultudaki iktidarın ‘amaçlarına’ hizmet etmeyi vazife bilen Türk yargısı, zamanı 1920’lerin zihniyetinde dondurmuş ve o günden beri toplumun zamanından farklı bir düzlemde sürdürmüştür hayatiyetini.
Kendini donmuş zaman içinden çekip alamayan yargı, hukuk sistemlerinin olgunlaşmasına vesile olan küresel krizlerden de istifade edemiyor Ertekin’e göre. Kaçırdığımız ilk dalga; İkinci Dünya Savaşı sonrası insan hakları hukukunun ortaya çıkışı. İçinde sosyal ve bireysel hakların yer aldığı bu süreci 1970’lerin sonlarında, farklı etnik, kültürel, dinsel ve dilsel grupların haklarına dair tartışma takip ediyor. Türk yargısı, söz konusu tartışmaların hiçbirine ortak olmuyor. Ertekin, gelişmelerin içselleştirilmesi bir yana farkında dahi olunmadığını söylüyor. “İki büyük fırsatı yakalayamadığı için Türk yargısı bir tarih yaşamamıştır. Çok iddialı ama ‘Cumhuriyet yargısının tarihi yoktur’ denilebilir. Yaşadıklarımız, 1920’lerde kurgulanan zihniyetin ta kendisidir.”
Batı hukuk sistemlerinin yıllar önce tamamladığı muhakeme sürecini ‘ıskalayan’ Türk yargısının son birkaç yıldır muhatap olduğu tartışmalar olgunlaşma fırsatı olarak okunabilir mi? Hukuk eğitimi yanında kamu yönetimi ve siyaset bilimi alanlarında akademik kariyer yapan Orhan Gazi Ertekin, bunun yerinde bir beklenti olduğu kanaatinde. “Bizi haklı olarak huzursuzluğa sevk eden daha önce rastlamadığımız tartışmaların neredeyse tamamı, dönüşüm sürecinin yarattığı birer küçük tezahür. Küçük küçük sorunları şerh edersek şu anda doğru yolda gittiğimizi söyleyebilirim.”
Sorulması gereken soru, 80 yıllık mazisi olan bir yapının ‘problemli’ olduğu neden daha önce değil de son yıllarda ortaya çıktı? Kuşadası Cumhuriyet Savcısı Serhan Kesmez, bu sorunun sorulabileceğini öngörenlerin kasıtlı bir dezenformasyon yaptıklarını belirtiyor. “Onlar, sebep olarak güncel siyasi fotoğrafı gösteriyorlar; ama değil. Daha önce de en az şimdi yaşadığımız kadar ciddi yargısal problemler vardı. Fakat yargı mensupları konuşamadığı için su yüzüne çıkamıyordu tartışmalar.” Orhan Gazi Ertekin, durumu 82 Anayasası’nın iki farklı analizine bağlıyor. Anayasa’nın kabul edildiği yıllarda yargının çok zayıf bir zemin üzerine inşa edildiği varsayımıyla geliştirilen yorum, Turgut Özal’ın başbakanlığının sonlarına doğru değişiyor. “Özal’ın başlattığı politik dönüşüm karşısında, yargı farklı tepkiler içine girmeye başladı. Yeni bir analizle kendini siyasal ve toplumsal süreçlere nezaret eden güç olarak şekillendirdi. 2002’de AKP’nin iktidara gelmesiyle yargı, aktör rolüne soyundu.” 2005’e kadar yargı içi aktörlerle çok fazla sorun yaşanmamasının sebebi, Cemil Çiçek’in özgün kişiliği. Dengeyi Ferhat Sarıkaya’nın meslekten ihracıyla sonuçlanan Şemdinli süreci altüst ediyor. O tarihten sonra HSYK ve yüksek mahkemeler, Adalet Bakanlığı karşısında aktör olarak ortaya çıkıyor ve siyasete nezaret etmeye başlıyor.
Yargı mensupları, tartışmaların sanıldığı gibi hükûmetle, muhalefetle alakalı olduğu kanaatinde değil. Ekonomik, politik, sosyal ve kültürel alanlarda sınır ötesi ilişkiler yaşanıyor. AB ile müzakereler sürüyor. Her yıl 5 milyon insan yurt dışına çıkıyor. Toplum hızla dönüşüm ve demokratikleşme sürecinden geçiyor. Kendini antidemokratik zihniyet çerçevesinde üreten yargı, değişime direndikçe tartışmaya konu oluyor. Orhan Gazi Ertekin, yargı siyaset çatışmasını, ‘Dip dalganın kurumsal alanla yaşadığı gerilimin yüzeye yansıması.’ diye tarif ediyor. “12 Eylül’ün düzenlediği kurumlarla, toplum arasında ciddi çelişki var. Türkiye’de tarihsel blok dediğimiz ordunun, aydının ve bürokrasinin koalisyonu çöküyor.” Demokratik süreçler siyaseti dönüştürürken, dışarıda kalmayı seçen yargının payına daha fazla gerilim düşüyor.
Yargının siyasetle problemi de yeni değil aslına bakılırsa. 1950’lere kadar CHP iktidarıyla barışık olan ‘yargı’, Demokrat Parti dönemiyle birlikte siyaseti kötüleyerek kendini üst bir çizgiye çekiyor. Selçuk Cumhuriyet Savcısı Ersin Berber’in ‘genetik problem’ dediği siyaset üstülük iddiasının anlamı tarafsızlık değil. “Yargı siyasetten sadece iktidarı anlıyor.” diyor Berber. Siyasetin yani iktidarın kötü olduğuna dair nesilden nesile aktarılan tavır, toplumsal süreçlere üstten bakmayı ve karşısında konumlanmayı beraberinde getiriyor. “Bir sorun varsa toplum önce siyaseti işaret eder. Problem orada algılanır, ortaya çıkan birikim hukuka aktarılır ve çözüme ulaşılır. Fakat Türkiye’de tartışmalar hep tersinden işliyor. Meşruiyetini bizatihi kendinden aldığını varsayan hukuk, topluma ve siyasete kendi doğrularını dayatıyor.”
Beypazarı Sulh Hukuk Mahkemesi Hâkimi Orhan Gazi Ertekin, yüksek yargı çevrelerinin sıkça telaffuz ettiği siyaset üstülük iddiasının tehlikesine işaret ediyor. “Çeşitli toplumsal temsil alanlarının olduğu bir yerde ‘ben siyaset üstüyüm’ dediğiniz anda yaptığınız şey hâkim siyasetin güdümüne girmektir. Gücün parçası olursunuz. Hukukun, yargının görevi gücün parçası olmak değil, gücün oluşturduğu tehditlere karşı farklılıkları korumaktır. Ama maalesef Türkiye’de tablo buna çok uymuyor.” Kendisine kalın ideolojik kabuk oluşturan yargının içine girip o algıyı değiştirmenin tek yolu yargıyı, hukuku politikanın konusu yapmak Ertekin’e göre.
Yargı sorgulaması içerisindeki hâkim ve savcılara göre problemin çözümü, siyaseti dışlamaktan değil aksine tartışmayı siyaset zeminine çekmekten geçiyor. Faruk Özsu, adı öyle konulmasa da yaşananın zaten siyaset tartışması olduğunu söylüyor. Farazi bir toplumun ihtiyaçları düşünülerek kurulan sistemi, ‘sömürge yargısı’ diye niteleyen Özsu; 80 küsur yıl önce kurulan Cumhuriyet’in, hâlâ ne olacağına karar veremediği kanaatinde. “Adamakıllı biçimde toplum sözleşmesi yapılamamış. Halk nasıl yaşayacağına, siyasal sisteminin nasıl olacağına karar verememiş. Bu ortamda hangi konuyu tartışırsanız tartışın varacağınız yer siyasettir.”
Yüksek yargı, Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in şahsında, ‘yargı kurumunun içine itildiği güven krizi’ diye niteliyor yaşanan tartışmaları. İlk derece mahkemelerinde görev yapan hâkim ve savcılara göre ise meseleye güven krizi demek; sorunu küçümsemek bile değil, hiç anlamamak manasını taşıyor. En sert eleştiri Orhan Gazi Ertekin’den geliyor: “Bu yaklaşım, mevcut gericileşmenin yok sayılması, kurumların toplumdan uzaklaşmasını, farklılaşmasını hatta toplum karşısında örgütlenmesini anlamamak demek. Türkiye’nin en ciddi problemi şudur: Kurumlar topluma karşı örgütlenmektedirler.”
Toplumun, belki de tercihini ‘toplum karşıtlığı’ndan yana kullanan yargıdan da önce ‘hukuk ne için var?’ sorusuna muhatap olması gerekiyor. Bugüne kadar meslekî çerçevede algılanan sorunun cevabı, yargı idaresinin nasıl teşekkül edeceği problemine de cevap verecek. Toplum mu hukuku, yoksa hukuk mu toplumu belirler? Türkiye gerçeği, bu hayati sorunun cevabıyla yakından ilgili. Kazan Adliyesi’nde görevli Hâkim Kemal Şahin, toplum – hukuk ilişkisinin nasıl işlediğini görmek için yüksek mahkemelere bakmayı öneriyor. “Anayasa Mahkemesi onay vermediği sürece parlamento hemen hemen hiçbir yasayı değiştiremez hâle geldi. Görevi yasaların anayasaya uygunluğunu ve anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından denetlemek olsa da Mahkeme; yasaları, anayasa değişikliklerini hem şekilden hem esastan inceliyor. Danıştay’ın görevi hukuki denetim. Yasada yerindelik denetimi yapamayacağı yazar ama yapıyor. Yasada yerindelik denetimi yapamayacağı yazar ama yapıyor. Yüksek mahkemeler istemedikçe yürütme işlem yapamıyor. Bugün Türkiye’de kuvvetler birliği var ve bu birlik içinde güç yargının elinde.”
Yargı, gücünün bir kısmını üst derece mahkemeleri eliyle siyasete karşı kullanırken bir yandan da tayin, terfi ve derecelendirme gibi mekanizmalarla ilk derece mahkemelerini şekillendiriyor. Yüksek mahkemelerin muhtelif vesilelerle gündeme getirdiği iş yükünün önemli bir sebebi temyize zorlama denilen vaka. Belli sayıda dosyası temyize gitmeyen hâkim terfi edemiyor. Uygulama özellikle önemli dava dosyalarının Yargıtay ve Danıştay’a götürülmesi anlamına geliyor ki bu da hâkimleri Yargıtay’ın ‘şablon içtihad’ını tercih etmeye itiyor. Her şeye rağmen direnme kararı vermek de mümkün elbette. Ancak sık rastlanan bir uygulama değil. Zira direnmek, düşük not almak yani terfi, tayin ve maaş konularında dezavantajlı duruma düşmek demek.
Yasaya göre 4 sınıf hâkim savcı olsa da Kemal Şahin, gruplandırmayı 2 sınıf üzerinden yapmayı tercih ediyor: Temyiz mahkemelerindeki yüksek yargıçlar birinci sınıfı oluşturuyor. Suça karışsalar dahi en fazla emekliliğe çekilmeleri talep edilebiliyor. Bunların dışında kalan 10 binin üzerindeki yargı mensubu ise ikinci sınıf. Birinciler mutlak sorumsuz; ama mutlak güvenceye sahip. Diğerleri ise güvencesiz ve mutlak sorumlu. İkinci sınıfın topluma değil, birinci sınıfa karşı sorumlu olduğuna dikkat çekiyor Şahin. Zira denetimi her yönüyle birinci sınıf yapıyor.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, (HSYK) yargı sistemi içindeki en önemli güç. Yargı mensupları geleceklerinin kurulun iki dudağı arasında olduğunu bilerek yürütüyor vazifesini. Herkes, hissedilen korkunun çok normal olduğu kanaatinde. Birinci sınıfa ayrılmak, yıllarca taşrada görev yaptıktan sonra merkeze tayin edilmek, maddi rahatlığa erişmek ve işe yaramaz gözüyle bakılmaktan kurtulmak kurulun kararına bağlı.
“Bir tarafta mesleğinizi, kendinizi, kariyerinizi koruma kaygısı, diğer tarafta yanlış olduğunu düşündüğünüz bir gidişat var. Aykırı olmak zor. Muhakkak bedel ödemek gerektirir. Yargının yanlışoluşturulması, yapılandırılması sebebiyle otoriteye tabisiniz. Tabiri caizse tornaya sokulur, tek tipleştirilirsiniz.” ‘Yargı mensuplarının dramı’ dediği durumu böyle izah ediyor Ersin Berber. Yüksek yargının verdiği not, hâkim ve savcılar üzerinde ‘araştırmayacaksınız, kendi yorumunuzu katmayacaksınız, teoriyle ilişkinizi keseceksiniz’ algısını oluşturuyor. Yargı mensupları bir yerden sonra kanuna bakmaya bile gerek duymadan üst mahkemenin içtihadıyla hüküm veren ‘adliyeci’lere dönüyor. Hukukun içinde zaten var olan denetim mekanizmaları yerine böyle bir sistem uygulanması yüksek yargının ‘iktidara sahip olma hırsı’ ile açıklanıyor. Hâkim ve savcılara âdeta ‘sen evrakını topla, ben karar veririm’ diyor yüksek mahkeme. Nasıl mı? “Davada 2 bin lira manevi tazminata hükmetmişiz. Yargıtay’dan gelen cevap şu: 2 bin lira fazladır. Bin 750 liraya indirilip düzeltilerek onanmasına… Akıl alacak gibi değil. Elinde terazi mi var ki 2 bin lira fazla ama bin 750 lira normal, buna nasıl karar veriyorsun.”
Tecrübeler arttıkça temyiz kararlarının bıraktığı etki de değişiyor. “İki savcıyız ben somut olayı iddianameye dönüştürme kararındayım, arkadaşım takipsizlik veriyor. ‘Konuşalım, ikna olmazsan öyle yaparsın’ dedim. Cevabı; ‘Gerek yok. Zaten senin gibi düşünüyorum.’ oldu. ‘Hadi o zaman iddianame hazırlayalım’ dedim. Elindeki Yargıtay kararını gösterdi. Bizim suç unsuru gördüğümüz olaya yüksek mahkeme takipsizlik vermişti.” Henüz staj dönemindeki bir savcı adayı, Yargıtay’ın yorumunun daha mesleğin başlangıcında gücünü hissettirdiğini belirtiyor. “Adalet Akademisi’nde ‘yasal mevzuat neyse ve Yargıtay nasıl yorumladıysa o içtihada uyarım’ görüşü yaygın. Nedense meslektaşlarımız kendi fikirlerini dile getirmekten çekiniyor.” Hemen arkasından eklediği, “Hakkımda olumsuz kanaat oluşursa sicilime işlenir diye endişe ediyorlar.” cümlesi, biraz önce telaffuz ettiği, ‘nedense’yi hükümsüz kılıyor.
Adliye yargısının işleyişi iki yılda bir müfettişler eliyle de denetleniyor. Teftişlerde yargı mensupları hakkında hâl kâğıdı düzenleniyor. Aralarında tarafsızlık, menfaat düşkünlüğü, çevresiyle ilişkisi gibi başlıkların da bulunduğu tablo 10 üzerinden puanlandırılıyor. Bu yaklaşımı izahtan uzak bulan Kemal Şahin, menfaat düşkünlüğü başlığından 9 bile alsa meslekten ihraç edilmeyi talep ediyor…
Yüksek yargının denetimi; sadece kararları değil, yargı mensuplarının hayatını belirlemekle de eleştiriliyor. Faruk Özsu’nun tabiriyle Adalet Akademisi’ne giriş sınavıyla başlayan ‘hâkim / savcı asimilasyon programı’ giyimlerinden taşımaları gereken özelliklere, temas edecekleri ve etmeyecekleri kişilerden davranışlarına kadar her yönde ciddi yükleme yapıyor adaylara. ‘Kürsü’ye atandıktan sonra da yerinde denetimlerle devam ediyor şekillendirme. Hâkim ve savcıya neyin yakışıp neyin yakışmayacağı konusunda ortaya çıkmış kulaktan kulağa yayılan somut kalıplar var. Elinde poşet taşıdığı, evine kömür çıkardığı, bisiklete bindiği için soruşturma geçirmiş hâkim savcılar var. Özgürlüklerin kanuni savunucusu olmaları beklenirken kendi haklarını bile savunamamayı nasıl açıklıyorlar peki? “Teamüllerle oluşturulan kurumsal yapıya ya gönüllü teslim olur ya da aksini düşünseniz bile çok fazla sorgulamadan tabi olursunuz. Normallik algısı bu yöndedir çünkü.”
Kuşadası Cumhuriyet Savcısı Serhan Kesmez, mesleğin kişileri tek tipleşmeye götürdüğü kanaatinde. Dışarıdan bakanların da dikkatinden kaçmıyor zaten. Yaşları, kültürleri, yetişme tarzları ve dünya görüşleri birbirinden farklı da olsa kendine ait hiçbir özelliği olmayan mekânlarda geçiyor zamanlarının çoğu. Ofis mobilyaları ile döşeli makam odalarında görebilecekleriniz mesleki birkaç kitap, dergi ve belki de birkaç müzik CD’si ile sınırlı. Kesmez bunu, kürsüye çıkıştaki aynılıkla odalardaki aynılığın birbirine karıştırılmasına bağlıyor. Somut kural olmasa da kişinin kendisi olmasını engelleyen şeyler var… “İlk görev yerim Hisarcık’tayım. Mesleğimin sınırlamalarına uyum sağlamaya çalışıyorum o günlerde. Annem haber vermeden ziyaretime geldi. Onu koridorda gördüğüm anda bocalama yaşadım. Normalde Serhan Kesmez’in yapacağı şey koşup boynuna sarılmak, yanaklarından öpüp ‘hoş geldin’ demekti. Hemen kafamda ‘Cumhuriyet Savcısı nasıl davranır?’ diye bir soru oluştu. Zihnimde canlanan tabloda oğul gidip annesinin elini öpüyor ve odasına alıyordu. O tavır bana uymadığı için kuru bir hoş geldin demekle yetindim. Bu tavır, mesleğimin beni ben olmaktan çıkarması demekti ve fark edince çok üzüldüm.”
Kalıpların arkasında, mesleğin ciddiyeti, vakarı, onuru söylemi yatıyor. Somut tarifi yapılmayan kavramların akıl almaz biçimde yorumlanabildiği sır değil. En çarpıcı örnek Kazan Hâkimi Kemal Şahin’in 2006’da yaşadıkları. Emekli Korgeneral Altay Tokat’ın Güneydoğu’da ‘bölgedeki hâkim ve savcıları hizaya getirmek için bomba attırdığını’ açıklaması üzerine Şahin, aynı dönemde Beşiri’de yaşadıklarını konu alan bir yazı yazmıştı. “Emekli olmayı bekleyip anılarımı yazmak istemiyorum. Henüz mesleğimin başında iken ülkemin hukukuna, adaletine, Türk yargıcı olarak katkım olsun istiyorum.” diye söze giren Şahin, aslında meslek onurunu koruma kaygısıyla harekete geçse de ‘yargıçlık makamının onurunu zedelediği’ gerekçesiyle soruşturma geçirmekten kurtulamamıştı.
Kimilerine göre yaş ve tecrübe açısından yeterli donanım elde etmeden mesleğe atılan hâkim ve savcıların sisteme itirazsız teslim olması, kalıpların yıllar içinde değişmeden devam etmesini sağlıyor. Orhan Gazi Ertekin şöyle izah ediyor. “Türk yargısı, mesleki manada devşirme memurlarla iş görür. Hiç çek yazmamış, kooperatif ya da kat malikleri toplantısına katılmamış, kira kontratı bile düzenlememiş genç, hukuk fakültesi diplomasını alır almaz başvuruyor ve hayata hâkim / savcı adayı olarak başlıyor. Bütün sosyalleşmesini bir devlet görevi üzerinden ediniyor. Devlet mekanizmaları içerisinde sosyalleştiğinizde toplumsal olgunlaşmanın bütün imkânlarından mahrum kalıyorsunuz.” Toplumun dışındaysanız gelişimi, değişim ve dönüşümü izleyemiyor, uyum sağlayamıyorsunuz. Bilimsel eğitimin zayıflığı ile birleşen eksiklik, yargı mensuplarının kendilerini yetersiz hissetmeleri ve mücadeleden geri durmalarıyla sonuçlanıyor.
‘Hâkim’ Mecelle’de; ‘fehim, metin, mekin, hakîm ve müstakim kişi’ olarak tarif ediliyor. Bu sıfatlar sadece geleneğe vurgu yapmak için kullanılıyor bugün. Ersin Berber, meslek erbabının yasada çizilen, ‘tarafsızdır, bağımsızdır, vicdani kanaatiyle hüküm verir’ profilinin de hayli uzağında olduğu kanaatinde. İtirazlar aynı noktada birleşiyor. “23- 24 yaşında bir genci hem de hukuk fakültesi mezuniyeti dışında şart aramadan, kişisel kabiliyetine bakmadan torbadan kâğıt çektirerek hâkim yaparsanız varacağınız nokta burasıdır.” Genelin üzerinde uzlaştığı teklif, hâkim olma yaşının en az 30 – 35’e çıkarılması ve mesleğinde başarılı olmuş avukat ve savcılar arasından seçilmesi. Aksi takdirde, ‘Hakim olmak ne manaya gelir ve sorumlulukları nedir?’ gibi hayati soruların icrada karşılık bulması kolay değil. Hâkim Mustafa Kutlu, hukuk eğitiminin kazandırdığı donanım sayesinde eski Türkçeye vâkıf. Buna rağmen ‘hâkim’ yerine ‘yargıç’ ifadesini kullanıyor ısrarla. “Hâkimlik sizi kutsallıkla hâleleyip yargıladığınız kişilerden koparıyor. Yargıç daha dünyevi, iddiası daha az, içeriği sınırlı. Biz hakkın üzerinden geçtiği köprüyüz. Kimseden üstünlüğümüz yok. Hâkim ve savcıların hem haddini hem de nereden gelip nereye gittiğini iyi bilmesi, kibirden uzaklaşması gerekiyor.”
Mesleğin içine ittiği kalıplar ve iktidar, yargı mensuplarını kibre sürüklüyor Kutlu’ya göre. Kibir yüzünden kendinizi yukarıda konumlandırıyor, her yerde kendi doğrunuzu görmek istiyorsunuz. Yargıyla toplumun savaşı da burada başlıyor aslında. Yüksek yargının siyasete karşı yürüttüğü mücadele aşağıda adliyenin halkla çekişmesine yol açıyor. Kemal Şahin, ilişkinin en tepeden böyle kurgulandığını belirtiyor. Devlet-birey ve toplum-birey ilişkileri söz konusu olduğunda hep devletten yana bir anayasa var karşımızda. Kuruluşunda yargıya devleti koruma misyonu biçilmiş. Hâkim ve savcılar devlet söz konusu olduğunda ‘hukuk mukuk dinlemem’ diyebiliyor. “Bazıları yeni öğrenmiş olabilir; ama biz zaten farkındaydık tablonun” diyor Şahin. “Çünkü böyle yetiştirilirsiniz. Staja başladığınız anda ‘sizler devlet memurusunuz’ denir. Görev yerinizde görüşebilecekleriniz kaymakam, emniyet müdürü, jandarma komutanıdır. Bu birliktelik ve uyum beni çok korkutur, bireyler için büyük bir tehlikedir oysa.” 10 – 15 yılı böylesi ilişkiler içinde geçen yargı mensupları merkeze gelip yüksek yargı sınıfına dâhil olma hayaline yaklaştıkça halkla ilişki daha da zayıflıyor. Zira o noktaya ulaşmak için toplumda temsil edilen renklerden tamamen arınmışolmanız gerekiyor.
Eski Yargıtay Başkanı Osman Arslan’ın 2007 – 2008 Adalet Akademisi Açılış Töreni’nde dile getirdiği beklentiler eleştirilerin asılsız olmadığını gösteriyor. “Hâkimliğin temel öğesi tarafsız olmaktır. Ancak bazı kararlarınızda Türkiye Cumhuriyeti’nin korunması ve yaşatılmasından taraf olacaksınız… Demokratik, laik hukuk devletine sahip çıkmada tarafsınız. Ay yıldızlı bayrağa sahip çıkmada, o bayrağı daha yükseğe çıkarmada taraf olacaksınız. Buralarda tarafsız olma lüksünüz yok.” Devlet için var olduğunu ilan eden yargıya, toplum adına karar verme meşruiyetini kaybettiğini söylemek sarsıcı bir etki yapsa da, bu sorunun sorulma vakti çoktan geldi Şahin’e göre.
Meşruiyet sorunu, tüm yargı mekanizmaları için geçerli değil elbette. Faruk Özsu, devletin resmî ideolojisiyle çakışmayan konularda, özel hukukta Türk yargısının ciddi mesafe katettiğinin altını çiziyor. “İşin içinde ideoloji varsa hukukçu olmanıza gerek yok; Ertuğrul Özkök’e sorun size kararın ne olacağını söyler. Aynı kararı verirler çünkü.”
Burada savcılık makamının itirazına kulak vermek gerekiyor. Ersin Berber’e göre dava konusu ne olursa olsun iddianın her zaman üst perdeden konuşması topluma nasıl bakıldığını anlamaya yetiyor. “Müfettişlerin tavsiyesi, meslekte daha kıdemli olan büyüklerin, başsavcıların söylediği hep ‘ağırından aç’tır. Diyelim ki elinizdeki deliller hırsızlıktan dava açmaya yetiyor. Gasp şüphesini destekleyecek hiçbir veriye sahip değilsiniz. Yine de ağırından açmış olmak için tercihinizi gasptan yana kullanılırsınız. Çünkü denetimlerde tutukladıklarınız değil, salıverdiğiniz kişilerin dosyaları incelenir.”
‘Herkes hukuk karşısında eşit midir?’ sorusuna gönül rahatlığıyla ‘evet’ demek maalesef mümkün değil. Kemal Şahin Ergenekon tartışmalarını hatırlatıyor: “Koca koca profesörler, yüksek yargıçlar tutukluluk süresini tartıştı. CMK’daki birtakım düzenlemelere uyulmadığını iddia ettiler. Doğru, uyulmadığı oldu; ama yeni değil ki, hep böyleydi. Cezaevlerinde neredeyse 120 bin insan var. Bunların yarısı tutuklu, yani henüz masum. Masumiyet karinesinden yararlanmaları gerekirken tutukluluk halleri devam ediyor.” Terminoloji böyle şekillense de hâkimlerin Türk Milleti adına karar verdiği, savcıların kamu adına dava açtığı iddiası ikna edici gelmiyor kulağa. Aslına bakarsanız kendileri de bir illüzyon içinde olduklarını kabul ediyor. “Savcılar davayı kamu adına mı açar gerçekten? Orada bir kavram kargaşası var sanırım. Kamu ile devlet birbirine karışıyor sanki. Kasıttan bile değil aradaki farkı bilmemekten kaynaklanan bir tutum. İnsanlar buradaki inceliklerin farkına varacak şekilde hayat sürmüyor ki. ‘Devlet baba’ kabulü, devlet terbiyesi, devlet aklı belirliyor hayatı.”
Tablo net; problemler ciddi, derin ve çok boyutlu. Tarafların elindeki güç, tartışmaların üslubu çözümden çok gerilimi işaret ediyor. Tekrar başa dönüp, çatışmanın alışılmadık biçimde sert ve aleni yapılması bizi tedirginliğe sevk etmeli mi diye sorma ihtiyacı duyuyoruz. Muhataplarımızın tamamı, şaşırtıcı biçimde, aynı tepkiyi veriyor. “Yaşananlar korkutmasın, bilakis sevindirsin!” Peki, ama neden? “Çünkü demokratik sürecin tam ortasındayız.” Orhan Gazi Ertekin, yargı tartışmalarını tetikleyen değişimi üç başlık altında özetliyor: “Bir; yüksek yargı ile sınırlı ‘yargı’ algısı giderek değişiyor ve bunun yanına taşra adliyeleri ve kürsüler yerleşmeye başlıyor. İki; yargıda merkez ve taşra arasındaki geleneksel gayr-i meşru bağ çöküyor. Üç; yüksek mahkemelerin merkez alındığı tekli iktidar yapısından çoklu iktidar yapısına doğru dönüşüm yaşanıyor.” Diğer bir ifadeyle ‘dip dalga farklı bağlamlarda kendine yer açmaya çalışıyor’ Ertekin’e göre. Merkezden kopan bir taşra var. O taşranın algısı merkezin geleneksel iktidarına dönük eleştiriler geliştiriyor. Sadece yüksek yargının ve Adalet Bakanlığı’nın konuşabildiği geleneksel monolog biçimleri çöküyor. “Yargının ana gövdesi Yargıtay ve HSYK tarafından rahatlıkla kontrol edilebilir olmaktan çıktı. Avrupa hukuk sisteminin dönüşümüne vesile olan ‘Küçük Yargıç Hareketi’ tam da bu. Çeşitli yerlerde farklı adalet iddiaları doğmaya başladı. Eskiden olsa İstanbul’da Ergenekon sürerken Ankara’da Çevik Bir’e takipsizlik kararı verilemezdi. Şimdi denk politik güçlerin mukabele ettiklerini görüyoruz.” Biraz kötü görünebilir, ama normalleşmenin kaçınılmaz adımları bunlar…
Mustafa Kutlu, ‘kriz’ adlandırmasını da yersiz buluyor. Yaşananlar hukukun ta kendisi ona göre. “Bugüne kadar hiç olmamış 12 Eylül yargılamaları, Şemdinli, Ergenekon ve diğerlerinin yüksek sesle tartışılması hukukun ne olduğu ve olması gerektiği üzerinde farklı sınıfsal kesimlerin söz sahibi olması anlamına geliyor. Hakem ve hâkim halkın ta kendisi.”
Benzer fikirler parça parça da olsa dile getirildi. Yeni olan ise hep susan, susması istenen yargı mensuplarının temsil ettikleri alan adına ‘vicdani kanaatlerini’ dile getirmesi. Ancak egemen söyleme muhalif olmak, bazı riskleri de göze almayı gerektiriyor. Mücadele zemininin sınırlarını Orhan Gazi Ertekin çiziyor: “Yasaya uymak başka, o yasanın müsaade ettiği ölçüde temel hak ve özgürlükleri derinleştiren, zenginleştiren yorumlar yapmak başka, yasayı yok saymaksa bambaşka bir şeydir. Hâkimlik bir tür vicdani ret yaratmaya engeldir. Ama mevcut sistemin temel hak ve özgürlükleri geliştirmeye müsaade ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim.” Bu sınırlar dâhilinde mücadele etmek toplum için olduğu kadar yargı mekanizmaları açısından da önemli. Ersin Berber’e göre, yargının kapalı yapısı, dışarıdan yapılan yorum ve tespitleri üzerinde düşünmeden reddetme eğilimde. ‘Küçük Yargıç’ların konuşması, iç dinamiğe işaret etmesi dolayısıyla başka bir anlam ve dönüştürme potansiyeli taşıyor. Riski de aynı oranda büyük elbette.
Yargının yaşadığı dönüşüm, toplumsal gelişmelere paralel olarak yargı mensupları arasındaki nesil farklılığına da bağlanıyor. Ekonomik, sosyal, kültürel açılardan farklı dönemlerden beslenen nesiller, olaylar karşısında aynı duruşu sergilemiyor. Farkın 80 öncesini görenlerle görmeyenler arasında daha belirgin olduğu düşünülüyor. Ve toplum gibi yargıyı anlamak için de dönüşümü iyi okumak gerekiyor. Beypazarı Hâkimi Ertekin’e göre ‘devlet varsa kanun manun tanımam’ diyen önceki kuşaktı. Yargı eskiden sadece ikiye kadar sayabiliyordu. Biri devlet, diğeri onun düşmanları. Oysa sayma yeteneği gelişti. Üç, dört, beş…
Faruk Özsu, yargı mensuplarının pek çoğunun bu berrak algıya sahip olduğu kanaatinde. Farkındalık eski, yeni olan cesaret. Bir yerlerde atılan bir adım domino etkisi yapıyor ve toplumun desteği ile birlikte dinamiğin etkisi artarak devam ediyor. Ersin Berber, Özsu’yu “İlk derece mahkemeleri çözülüyor.” tespitiyle destekliyor. Devletin oluşturduğu otoriter hukuk sistemini sadece konuşarak, yazarak değil kararlarıyla, yaptıkları işlerle sorgulamaya ve zorlamaya başlıyorlar. Bu muhasebe ve muhakeme; ülkeye, mesleğe, meslek ahlakına karşı borç kabul ediliyor. Tek korkuları, sözlerinin kısır tartışma ortamına kurban gitmesi. Okuyanlar düşüncelerin sahiplerini bir tarafa koyma ihtiyacı duyarsa söz değersizleşecek ve daha iyi bir ülke, meşru bir hukuk sistemi mücadelesi akim kalacak. Tek bekledikleri yargı tartışmalarına şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da sahip çıkılması ve belki şaşıracaksınız ama yargıya şüpheyle bakılması. “Bugüne kadar yargıya kayıtsız inanç beslendi. Ve toplum yargıya hiç de hak etmediği kadar değer verdi. Oysa zorlaması, sorgulaması ve kararlarını tartışması gerekiyor.”
8 mart 2010








